Tam Görünüm: Kitap Özetleri
Sözbitti.com > Ve Bitti . > Genel Arşiv
göçebe
Kitap Hakkinda Bilgiler
Yazar adi: Yakup Kadri Karaosmanoglu
Kitap adi: Yaban
Yayinevi:Iletisim Yayinlari
Yayimlandigi il:Istanbul
Baski numarasi: Otuz sekiz
Sayfa sayisi:Iki yüz yirmi bir
Türü: Roman
Roman, ilk defa 1932’ de basilmistir.O tarihten beri 43 baski yapmistir.


YABAN

Romanda ana konu,bir Türk aydininin Kurtulus Savasi dönemindeki köy gerçegiyle karsi karsiya gelmesidir.
Romanin kahramani Ahmet Celal’dir.Çanakkale’de savasta bir kolunu kaybetmis ve savastan gazi olarak kurtulmustur.Ama savas sonrasi yapayalniz kalmistir.Bunlara bir de Istanbul’un isgali eklenince, hizmet eri olan Mehmet Ali’nin köyüne gitmeye karar verir.Istanbul’un isgali sonrasinda gerçeklesen olaylari takip ederek, köylülere durumun önemini ve ciddiyetini anlatmaya çalisir.Ancak köylüler Salih aga’ya çok baglidir ve onun etkisinde kalarak Ahmet Celal’i ciddiye almazlar.Bu nedenle Ahmet Celal, köyde aradigi ilgiyi ve yakinligi bulamaz.
Olaylar Ahmet Celal’in cephesinden böyle görünürken, köylüler için daha farklidir.Onlar savasin ciddiyetini anlayamamistir.Onlara göre Ahmet Celal bir yabandir.Onlarin dünyasindan uzak biridir.Zaten ilk bakista konusmasi, davranislari,giyimi, düsünceleri ve olaylara yaklasimi köylülerden çok farklidir.Örnegin her gün tras olmasi, devamli dislerini firçalamasi,geceleri kitap okumasi ve buna benzer davranislari köylülere garip gelmektedir.Bu nedenle, acilarini unutmak için geldigi bu köyde, olaylar umdugu gibi gelismemistir.
Ahmet Celal bir aydin konumundadir ve ilk defa Türk köylüsüyle karsilasmistir.Ancak köyde karsilastigi manzara onu çok sasirtmistir.Öncelikle yoksulluk ve cahillik vardir.Bunlarin bir sonucu olarak da bazi insanlarin emellerine alet olmaktadirlar.Herkes Salih Aga’nin etkisindedir.Onun her dedigi yapilmaktadir.Hatta yillarca emek verdigi hizmet eri Mehmet Ali bile gelisen bazi olaylarda subayi Ahmat Celal’e degil,Salih Aga’ya inanmistir.
Bütün bunlarla beraber, Ahmet Celal köyde yapayalniz da degildir.Mehmet Ali’nin annesi Zeynep Kadin ile kardesi Ismail, Ahmet Celal’in güvendigi dostlaridir.
Olaylarin böyle gelismesi Ahmet Celal’i kaçinilmaz bir bunalima sürükler.Bir gün rahatlayip sikintilarini unutmak için dolasmaya çikar ve komsu köyün kizi Emine’ye asik olur.Ancak Ismail Emine’yi Ahmet Celal’in elinden alinca Ahmet Celal iyice umutsuzluga sürüklenir.
Ahmet Celal,Kurtulus Savasi’nin önemini köylüye anlatmaya devam eder; ancak köylüler baskalarinin etkisindedir ve ona inanmamaya devam ederler.Bunlari bir aydin gözüyle görüp yorumlayan Ahmat Celal, aydin ile cahil arasindaki uçurumu farkeder.Anadolu halkinin asirlar boyunca ne kadar ihmal edildigini kendi gözleriyle görür.Tabii bütün gözlemlerini ani defterine yazmayi da ihmal etmez.
Köyde bu olaylar olurken, Kurtulus Savasi da iyiden iyiye alevlenmis ve köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalistigi gerçekleri yasamak zorunda kalmistir.Yunanlilar onlarin köyünü de basmistir.Köylüler dereye kaçarak gizlenmeye çalismistir.Ancak düsman onlari yakalar ve köy meydanina getirir.Ahmet Celal, bir anlik kargasadan yararlanip Emine’nin elini tutar ve ikisi kosmaya baslarlar.Düsman arkalarindan ates açar ve onlari yaralar.Ayrica tüm köy halki düsman tarafindan öldürülür.Köyün mezarligina kadar ancak gelirler.Orada sabaha kadar bekleyip sonra yola çikmaya karar verirler;ancak Emine’nin yarasi agirdir ve devam edemez.Ahmet Celal ani defterini Emine’ye verir ve herseyini birakarak yeni ve bilinmeyen bir hayata adim atar.

Roman Karakterleri ve Özellikleri
AHMET CELAL:Çanakkale’de kolunu kaybettikten sonra Mehmet Ali’nin köyüne yerlesir.Köyde yasadigi sorunlari yenmeyi basaran güçlü bir karakterdir.Aydin bir karakterdir.Köylüler onu dislamistir.Kurtulus Savasi’ni yakindan takip etmistir.Romanda karamsarligi dikkat çeker.Romanda Kurtulus Savasi’na karsi duyarli olusu dünya görüsüne bagli olarak verilir.Bireysel durumlari, yalnizligi, içine kapanisi ruhsal çözümlemelerle anlatilir.
SALIH AGA :Köyün agasidir ve oldukça zengindir.Kilik kiyafeti oldukça kötüdür.Çok kurnaz biridir.Tüm köyü etkisi altina almistir.Çikarlari ugruna düsmanla isbirligi yapar.Köylüyü düsman karsisinda çaresiz birakir.
MEHMET ALI: Dört yil Ahmet Celal’in yaninda kalmistir;ama köye geldiginde yine eskisi gibi davranmaya, Ahmet Celal’den uzaklasmaya ve köylü gibi davranmaya baslamistir.Sert tavirlari vardir.Önce Ahmet Celal’in yaninda hizmet erligi yapmis, ona alismistir.Daha sonra ise köye gidip köylü gibi davranmistir.Kisacasi gittigi yere uyum göstermektedir.
BEKIR ÇAVUS: Aslinda tipik bir köylüdür.O da digerleri gibi cahildir.Düsünce yapisi diger köylülerle aynidir.Ancak daha önce askerlik yapmis olmasi,Ahmet Celal’e biraz daha yakin olmasini saglamistir.
EMINE: Romanda Türk kizini simgeler.Ahmet Celal’e yakinlik göstermistir.Ismail ile evlenmistir.Ahmet Celal ile evlenmemistir; çünkü köylülerin etkisinde kalarak Ahmet Celal’i yaban olarak benimsemistir.
SEYH YUSUF: Her yil belirli zamanlarda köye gelerek köylüleri düsünceleriyle etkilemistir.Zehirli düsünceleriyle köylünün Ahmet Celal’e inanmasini engellemistir.

Romanda Yer ve Zaman
Roman, Birinci Dünya Savasi yillarindan baslayarak Sakarya Zaferi’ne kadar olan zamani kapsar(1918-1922)
göçebe
KİTABIN ADI BUDALA
KİTABIN YAZARI DOSTOYEVSKİ
YAYIM EVİ VE ADRESİ ALFA-BASIM-YAYIM-DAĞITIM
BASIM YILI 1995

1.KİTABIN KONUSU :
Romanın kahramanı Prens Mışkin, saralıdır. Tedavi gördüğü İsviçre'den döndüğünde elindeki giysi çıkınından başka hiçbir şeyi yoktur. Yaşamı kendi iç dünyasını seyre dalmakla geçmektedir. İnsanlarla her türlü alışverişten arınmıştır. Budalalık derecesinde iyi olan Prens Mışkin, tam bir ermiş kişidir, sevmekten başka bir şey gelmez elinden. Müthiş bir zeka sahibidir. Çevresindekiler, onu her zaman yadırgarlar, ama onsuz da edemezler. Kendisi de saralı olan Dostoyevski, romanının kahramanına kendi kişiliğinden pek çok şey koymuştur. Prens Mışkin'in anıları, aslında Dostoyevski'nin anılarıdır. Prens Mıskin'in romanının bir yerinde anlattığı, siyasal görüşlerinden dolayı kurşuna dizilme cezası alan bir adamın öyküsü, aslında Dostoyevski'nin başından geçmiş bir olaydır. Bir tutku romanı olan Budala, Dostoyevski'nin yazdığı ilk büyük aşk romanıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Hasta prens Mişkin Rusya’dan İsviçre’ye Şnayder adlı bir doktorun kliniğine yollanır. Prens çok acı çeken bir insandır ve ara sıra hastalığıyla ilgili nöbetler geçirmektedir. Nöbet geçirdikten sonra budalalaşır ve afallar. Çocukları çok seven prens köydeki çocukların kalbini kazanmasıyla iyileşme sürecini de ivmelendirir.
Köydeki yoksul bir kızla ilgilenmesinden dolayı da çevresi tarafından ayıplanmaktadır. Nedeni ise kızın annesinin ölümünden sonra lanetlenmiş olmasıdır. İsviçrede üç sene kalan prens bir çok acılarla Rusya’ya döner ve soyunun son bireyiyle tanışmak için atılımlarda bulunur. Onunla tanışması aynı evde yaşayan Ganya ile tanışmasına da vesile olur. Ganya prense Nastasya’nın portresini gösterir ve prens artık Nastasya’ya çoktan vurulmuştur. Onu her ne pahasına olursa olsun aramaya başlar ve sonunda da bulur ve evlenme teklif eder. Buhranlı bir dönemde olan Nastasya bu teklifi kabul eder gibi yapıp reddeder ve Rogo Jin adındaki biriyle evlenmeye karar verir. Bu evlilikten sonra tekrar Mişkin’e kaçan Nastasya daha fazla dayanamayarak tekrar geri döner.
Hala Moskova’da bulunan Mişkin Nastasya’yı aramak için Petersburg’a gelir. Prens Mişkin Nastasya’yı aradığını bir sır gibi saklamaktadır. Bu günlerde Prens Mişkin bazı özel günlerde evinde partiler verir ve bu partilere de kitabındaki bütün kahramanları çağırır. Bu kişilerden Aglea adındaki kadın ise Prensi deliler gibi sevmektedir ve ona “Yoksul Şövalye” gibi imalarda bulunmaktadır. Bunları ise mektuplarında sık sık dile getirmektedir. Sonunda aglea ile Prens Mişkin nişanlanmaya karar verirler. Böylece Prens ikinci kez Ganya’nın sevdiği kadını elinden alır. Ancak bu nişandan da vazgeçen Mişkin Nastasya ile evlenmeye karar verir. Ancak aynı zamanda Aglea’yı çok sevdiğini de bilmektedir. Nastasya ile evlenecekleri sırada Rogo Jin gelir ve Nastasya’yı sessizce alır gider. Mişkin bunu sakince karşılar ve birşey diyemez. Rogo Jin Nastasya’yı Petersburg’ta öldürür ve bunu da Prens gelince öğrenir ve tekrar krize girerek budalalaşır. En sonunda Şnayder’in kliniğine gönderilir. Aglea ise Polonyalı bir Coutla evlenir. Rogo Jin ise 15 yıllığına İsviçre’ye sürülmüştür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitapta vurgulanmak istenen nokta; insanlar için sevginin çok önemli bir kavram olduğu ve onsuz yaşanamayacağının kesin olduğudur. İnsanlar için sevdikleri o kadar değerlidir ki o varlıkları kaybetmeye tahammül edemezler tıpkı Prens Mişkin gibi.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitapta genel olarak on üç karakterden bahsedilmektedir. Bunlardan en önemlileri şunlardır:
1. PRENS MİŞKİN : Kendi iç dünyasında yaşayan, herkese güler yüzle davranan, budalalık derecesinde iyi ve insanları sevmekten başka birşey yapamayan bir prenstir.
2. ŞNAYDER : Prens Mişkin’in hastalığından dolayı yardım istediği, kendini ispat etmiş ve prensi kurtarmak için tüm gücünü kullanan iyi bir doktordur.
3. AGLEA : Prensi deliler gibi seven ve onu kaybetmemek için herşeyi göze alabilen, güzel ahlaklı ve gayet alımlı bir bayandır.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Anlatım yönünden üst düzeyde olan kitapta; çok uzun cümleler kullanılarak okuyucunun cümlede anlatılmak istenen manadan uzaklaşmasına sebebiyet verilmştir. Yine de bu uzun cümlelere rağmen roman akıcı ve sürükleyici olmasıyla okuyucuyu kendine bağlamaktadır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Rus edebiyatının en büyüklerinden olan Dostovyevski, 1821 Moskova doğumludur. Orta sınıf bir aileden gelen yazarın babası, yoksullar hastanesinde cerrahtı. Dostovyevski ilk eğitimini ailesinden aldı. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi görülebilir. Çok çalkantılı geçmiştir Dostovyevski’nin hayatı. 17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline uyamayıp ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmiştir cezasının sürgüne çevrildiğini. Ölümün kıyısından dönen ve Sibirya’daki sürgün yaşantısında zor günler geçiren Dostovyevski’nin siyasi görüşlerinin temelden farklılaştığını söyleyebiliriz. Kişiliğini derinden etkileyen epilepsi nöbetlerinin sıklaşması da bu tarihte başlar. Artık mistik bir dünya görüşü egemendir Dostovyevski’nin metinlerinde.
Bu günlerde Orhan Pamuk’un editörlüğünde başlayan Dostovyevski dizisinin ilk kitabı olarak yayınlanan “Ecinniler”, Dostovyevski’nin Norodnik ve ateist geçmişine dair bir özeleştiridir. Sürgün dönüşü; aşkları, evlilikleri, Avrupa seyahatleri, kumar tutkusu ve geçim sıkıntıları, Turgenyef’le olan çekişmelerleriyle geçirdi ömrünü bu büyük yazar. Çoğu kitabını yayıncılardan aldığı “kaporalar” nedeniyle çok kısa sürelerde tamamladı ve bugün dünyanın en çok satan yazarları arasında olan Dostovyevski, 1881 yılında geçim sıkıntıları içinde hayata veda etti.
göçebe
Kitabın Adı Sefiller
Yazarı :Victor HUGO
Sayfa Sayısı :1478
Yayınevi :Oda Yayınları
Basıldığı Yer :İstanbul
Basıldığı Tarih :Nisan 2000

Konusu :
Bir kürek mahkumunun on dokuz yılını harcadığı eski günlerine geri dönmemek için sürekli kaçışını ve kaçarken de çektiği sefalet, yaşadığı acılar ile 1800’lü yıllarda Fransız halkının içinde bulunduğu yoksulluk ve yaşadığı ızdıraplar.

Özeti :19 sene süren kürek mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen Jean Valjean, toplumdan dışlandığını görür. Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır; buna karşın zorlu acı yıllar geçiren Valjean piskoposun gümüş yemek takımlarını çalarak ona ihanet eder. Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir. Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak değerli iki gümüş şamdanı da ona hediye etmesi Valjean'ı çok şaşırtır. Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir ve o gün Digne kasabasından ayrılır.

Aradan sekiz sene geçmiştir ve Valjean şartlı olarak tahliye koşuluna aykırı hareket ettiği için adını Monsieur Madeleine olarak değiştirmiş; bu süre içinde piskopostan aldığı gümüş yemek takımlarını satarak bir fabrika satın almış ve yaptığı değişikliklerle üretimi artırarak çok zengin bir şahıs olmuştur. Ayrıca yaptığı iyilikler ve yardımlarla herkesin saygı ve sevgisini kazanmış ve belediye reisi olmuştur. İşçilerinden biri olan Fantine’in gizli olarak gayri meşru bir çocuğu vardır. Diğer işçi kadınlar bunu öğrendikleri zaman Fantine'in kovulmasını isterler. Tüm gayri meşru teklifleri Fantine tarafından reddedilen ustabaşı da onu kovar. Kızına ilaç alabilmek için çaresizlikten kıvranan Fantine madalyonunu ve saçını satar, en sonunda da kendini satmak için fahişelere katılır. Yeni işi yüzünden kendini iyiden iyiye alçalmış hisseden Fantine bir müşteriyle kavga eder ve Javert tarafından tam hapishaneye götürülmek üzereyken "Belediye Reisi" ortaya çıkar ve Fantine'in hapishane yerine hastaneye götürülmesini talep eder. Belediye reisi daha sonra devrilmiş bir arabanın altında kalmış bir adamı kurtarır. Bu, Javert'e olağanüstü bir güce sahip sahip olan ve yıllardır peşinde olduğu 24601 numaralı kürek mahkumu Jean Valjean'ı hatırlatır. Oysa kendisine Jean Valjean'ın yeniden yakalandığı bildirilmiştir. Kendisinin yerine suçsuz bir başka insanın hapse gireceğini öğrenen Valjean ise mahkemeye giderek 24601 numaralı mahkum olduğunu itiraf eder. Bu durum karşısında şaşkına dönen mahkeme salonundaki boşluktan yararlanarak oradan ayrılır, kasabaya geri döner. Hastanede ölmek üzere olan Fantine'i ziyaret edrek ona kızını bulup, bakacağına dair söz verir.Bu sırada Javert kendisini tutuklamak üzere gelir,Javert’i gören Fantine korkudan ölür, Valjean ise Javert’i atlatarak kaçar. Ancak bir süre sonra yakalanarak ömür boyu kürek mahkumluğu ile cezalandırılr. Ancak Valjean oradan da kaçmayı başarır. Fantine’in küçük kızı Cossette’in yerini bulur. Cossette beş senedir bir han işleten Thénardier'lerle kalmaktadır. Thenardier'ler Cosette'i pis işlerini gören bir hizmetçi gibi kullanmakta, ona hakaret etmekte; diğer taraftan kendi kızları Eponine'e aşırı düşkünlük göstermektedirler. Valjean Cossette'i karanlıkta su taşırken bulur. Thenardier'lere onu serbest bırakmaları için para öder ve Cossette'i Paris'e götürür. Fakat Javert hala Valjean'ın peşindedir.
Valjean Paris’e geldikten sonra içeri kimsenin kolay kolay giremediği rahibe yetiştiren bir yerde bahçıvanlık yapmaya başlar.Burada bulunan okul sayesinde Cossette’in öğrenim sorunu da hallolmuştur. Sekiz sene sonra buradan ayrılarak bir eve yerleşirler. Şehirde ise hükümette fakir halka ilgi gösteren tek kişi olan popüler lider Generel Lamarque'ın muhtemel ölümü nedeniyle büyük bir huzursuzluk vardır. Haşarı çocuk Gavroche generalin taraftarları arasındadır ve başkentin fahişe ve dilencileri arasından sokak çeteleriyle yaşamaktadır. Bu sokak çetelerinin birisi de Thenardier ve karısının yönetimi altındadır ve bunlar Jean Valjean ile Cosette'e pusu kurarlar. Onları, Valjean'ı tanımayan Javert kurtarır. Thenardier'lerin kızı Eponine ise için için öğrenci Marius'a aşıktır ve Cosette'e aşık olan Marius ise onu bulmak için Eponine'den yardım ister. Eponine isteksiz de olsa bunu kabul eder.
Küçük bir kafede, idealist düşüncelere sahip bir grup öğrenci politik bir toplantı yapmakta ve General Lamarque'ın ölümü üzerine patlak vereceğinden emin oldukları ihtilalin hazırlığını yapmaktadırlar. Gavroche'un, General' in ölüm haberini getirmesi üzerine Enjolras tarafından yönlendirilen öğrenciler, oluşmaya başlayan ayaklanmaya destek vermek üzerine sokaklara dökülürler. Sadece Marius gizemli Cosette'in hayaliyle aklı başından gitmiş gibidir. Cosette de aşık olduğu Marius'tan başka bir şey düşünememektedir. Valjean kızının çok hızlı bir şekilde değiştiğini farkeder fakat ona geçmişiyle ilgili herhangi bir şey anlatmayı reddeder. Marius için duyduğu hislere rağmen Eponine, onu üzgün bir şekilde Cosette'e getirir ve kendi babasının çetesinin Valjean'ın evini soyma eylemini engeller. Evinin dışında gizli gizli dolaşan kişinin Javert olduğundan emin olan Valjean, Cosette'e ülkeden kaçmaları gerektiğini söyler. İhtilalin arifesinde öğrenciler ve onların arasına sızmayı başaran Javert, durumu kendi açılarından değerlendirirler. Cosette ve Marius tekrar biraraya gelemeyecekleri düşüncesiyle ümitsiz bir şekilde ayrılırlar; Eponine Marius'u kaybetmenin yasını tutar; Valjean ise ülkeyi terkedince kavuşacağı güven ortamını dört gözle beklemektedir. Bu arada Thenardier’ler olaşabilecek bir kaos sonucunda ellerine geçecek gayri meşru kazançların hayalini kurarlar. Öğrenciler barikat kurmaya hazırlanırlar. Marius, Gavroche ile Cosette’e bir mektup yollar. Ama mektuba Plumet caddesinde Valjean tarafından el konur. Valjean, Gavroche kendisine ne söylerse söylesin Marius'a barikatta katılmaya karar verir.
Barikat kurulur ve ordu isyancılara ya teslim ya ölüm uyarısında bulunur. Gavroche, Javert'i bir polis casusu olarak teşhir eder. Eponine barikatta vurulur ve ölür. Valjean Marius'u aramak üzere barikata gelir. Kendisine Javert'i öldürme fırsatı verilir; fakat Valjean Javert'i salıverir.
Öğrenciler bir geceliğine barikata yerleşirler ve gecenin sessizliğinde Valjean Marius'un kurtulması için dua eder. Ertesi gün azalan cephane için Gavroche birşeyler bulabilme umuduyla sağa sola koştururken vurulur. İsyancıların asi liderleri Enjolras da dahil olmak üzere hapsi öldürülür.Valjean, şuursuz halde olan Marius'la birlikte kanallara kaçar. Bu arada isyancıların cesetlerini soymakla meşgul olan Thenardier ile karşılaştıktan sonra Valjean sadece bir kez daha, o da Javert'le yüz yüze gelmek için yer üstüne çıkar. Marius'u hastaneye götürmek için Javert'e yalvarır. Javert onu bırakmaya karar verir ve Valjean'ın merhametiyle kendi yıkılmaz sandığı adalet prensiplerinin darmadağan olduğunu görür ve kendini azgın Seine nehrine atarak intihar eder. Kurtarıcısının kim olduğunu bilmeden, Marius, Cosette'in bakımı sayesinde iyileşir. Valjean, kendi geçmişiyle ilgili gerçeği Marius'a itiraf eder ve Cosette'le Marius'un birleşmesinden sonra bu evliliğin kutsallığı ve güvencesi açısından kendisinin uzağa gitmesinin daha iyi olacağı konusunda ısrar eder.
Marius ve Cosette'in düğününden sonra Thenardier'ler Marius'a şantaj yapmaya çalışırlar. Thenardier, Cosette'in babasının bir katil olduğunu söyler ve kanıt olarak da barikatların düştüğü gece kanallardaki cesetlerin brinden çaldığı yüzüğü gösterir. Bu yüzük Marius'un kendi yüzüğüdür ve Marius o gece kendisini kurtaranın Valjean olduğunu anlar. Marius ve Cosette ölmek üzere olan yaşlı adamdan kendi hayat hikayesini öğrenir. Valjean ise çok sevdiği Cossette’i son kez görmenin mutluluğla Fantine, Eponine ve barikatlarda ölen tüm ruhlarla buluşmak için ebedi yolculuğuna çıkmak üzere hayata gözlerini yumarak bu dünyadan ayrılır.

Anafikri :Yaşamımızda meydana gelen bir olay bütün yaşamımızı değiştirebilir ve o andan itibaren bizi çok farklı bir insan yapabilir.
Ömür boyu kaçacağını bilsen de özgür yaşamak için herşeye değer.

göçebe
KİTABIN ADI Onlarda İnsandı
KİTABIN YAZARI Cengiz DAĞCI
YAYINEVİ VE ADRESİ ÖTÜKEN NEŞRİYAT A.Ş. İstiklal Cad. Ankara Han Beyoğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 2004
KİTABIN YAYIM MAKSADI “Evet onlarda insandır! Pavlenko’lar, İvanlar, Kotyük’ler, Vasil Dimitroviç’ler, stepan’lar, belki bu günü gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Romanımı kapatırken; “Tanrım!” diyorum “Onlarda insan! Acı onlara! Kendileri gibi, başkalarının da insan olduklarını inandır onları!” Ötekiler, ötekiler o hayvan gibi sürülüp görüklenler… Onlarda insandı!”

Rum köyü evlerinin kırmızı teneke damları, çoktandır şosem üstüne amfiteatr gibi kat kat dağlara doğru yükselen yeşil bağlar kalmıştı. Şosenin sağ yanında da birbirlerinden taş duvarlarla ayrılmış, uzunlamasına bağlar, kocaman basamaklar gibi ta Karadeniz’in pırıltılı sularına kadar iniyordu.
Köyün üstünde ilk tütün arananları göründü arananlara çıkan iki yanı da taş duvarlarla çevrili yer yer çöp çırpı örtülü otlardı, sağlı sollu kocaman sepetler taşıyan eşeklerin, otların arkalarından sahipleri geliyor, bazıları sallana sallana oralara çıkıyor, bazıları da oralardan yeşil tütün torbalarını indiriyordu.
Enver, Bekiri sevmeyen biridir. Battalın Enveri olarak bilinir. Battalın Enver, Bekiri’in ineğine eziyet çeker.
Bekir ağa, sinirli, titreyen elleriyle ipi hayvanın boynundan geçirir, Şoseye giderek bağırmaya başlar. Bekir ağa, etrafına bakınır, sinirli gözleriyle Enveri arar. Ama Enver ortalıkta yoktur. İneğini çeke çeke yolun öbür tarafına gider. Tütün tarlasına bakar. Tarla yolunda iri iri adımlarıyla gnç Enver eşeğine doğru gidiyordu.
Zamane insanlar bunlar! Diye mırıldandı Bekir. Dine de, imana da, köye de, millete hayırları yok.
Bekir hayatını en mesut günlerini yaşıyordu. O akşam, Kala Mala ile oğlu İnanın, işine yarayıp yaramayacağından şüphe etmiş, ama şimdi bu şüphe kalbinden silinip gitmişti.
Yaş altmışa yaklaşmış, pek zengin olamasa da namuslu, evine, ailesine bağlı adamdı. Seyit Ali çok konuşmaz, konuşunca da doğruyu söylerdi. Lafı uzatmaz, çünkü doğru söz yemin istemezdi.
O akşam Çıfıt Levi pek mesuttu, çünkü günü iyi geçmişti. Yağı iyi fiyata satmış, Moskova’da okuyan oğlu Şaloma mektup, mektupla beraber para yollamıştı. Mektubunda; “Oku, Şolom, Oku! Okursan dünyayı parmağında çevirirsin, okumazsan benim gibi bir zavallı bir Yahudi olarak kalırsın!” diye öğütler vemişti. Bundan dolayı gönlü rahattı şimdi. Hz.Musa’nın döşeğini cennette hazırlamış olduğuna şimdi daha çok inanıyordu.
Tütün zamanı herkesten ziyade düşünen, için için yanan Bekir, şimdi yavaş yavaş Kuşkaya’yı unutuyordu. Unutmaya sebepte yok değildi. Önce Çıfıt Levi’nin sözüne adam akıllı kalmış, sonrada Ayşenin hastalığı Kuşkaya’yı ikinci plana atmıştı. Hastalıktan sonra kızı çoban Seyit Ali’nin Remzi’sine verişi, düğün hazırlıkları, düğün ve kızının, evine yeni taşınışı, Kuşkaya’yı büsbütün unutturdu.
Köylüler dağıldılar. Bekir yolun kenarındaki taşa oturdu, bir sigara sardı, yaktı, sonra düşünceye daldı. Sağ dirseği dizinde, başı yumruğuna dayalı düşünüyordu. “Enver’de gavur gibi konuşuyordu. Evine mandal uydursak, ahırını kilitleyecekmiş.Ben yapmam! Enver, Allah’ın bayırında oturur, evinin önünden gelip geçen yok. Tavuk kümesine kilit
taksa bile kimse görmez. Bense yol kenarlarındayım; ahıra kilit taksam gelen geçen görüri aleme maskara olurum. Gavur mu oldum, ahırı kilitleyeceğim? Macik’i yada atı kimse çalamaz ya! Molla Recep’in koyunlarına da bakalım ne oldu.? Yarın yada öbürüsü gün meydana çıkarırlarsa görürüm ben Enver’deki suratı!”
Bir akşam üstü Battalın Enver, akrabasıyla eve dönüyordu. Aşağıda şosede ekili bahçenin alçak duvarı yanında gözlerine üç adam ilişti. Enver durudu. İçinden hafif bir titreme geçti, gözleri parladı. “Kokmuş Ruslar, bizim kümesin haracını kesiyorlar galiba!” dedi, atını evine sürecek yerde sağa çevirdi.
Enver, Şosenin sol kenarına gitti, eğilmiş bir halde dikenliklerin, yeşil çalıların yanından koştu, evine çıkan yokuşu tırmanmaya başladı. Hem koşuyor, hem de ara sıra çalıların gerisine gizlenerek kuşları seyrediyordu. Köpeğin sesini işitmediğinden için için kızıyor: “urumcuk, urumcuk! Rusları görüp de pısıp oturursan kabugalarını karacağım”
Diyerek evine tırmanmaya devam ediyordu.
Her derdin devası, her ağlamanın bir gülümsemesi var derler. Üç gün sonra Seyit Ali, beyaz örtüsüne bürünmüş, giyinmiş kuşanmış oğulları Sabri, Bekir’in kestirmesi önünde zaman zaman durdu, Bekir’in Esman’ın çalışmalrını seyretti, sonra beyaz sakalını svazlayıp güldü, sopasını Sofa’ya doğru kaldırdı, bağırdı; “Ulan kalpazan herif! Sen misafirlerini böyle mi karşılarsın? Bekir şaşırdı, neye uğradığını bilemedi. Seyit Ali’nin sesini duyunca önce Ayşe’ye bir şey oldu sandı titredi. Bekir kestirmeye varmadan durudui Seyd Ali’ye baktı. İhtiyarın şakasını henüz anlamadığından yarı mahsun, yarı alaycı: “Varımız vari yularımız yok. Eşeğin kuyruğu gibiyim, ne uzanıp, ne kısalırım.” Dedi, ellerini açtı, kestirmeye doğru yürüdü. Seni bey olsun, Seyit Ali ağa! Buyur dedi, sırıkları kaldırdı.”
Bir akşam üstü Bekirin kestirmesi gerisi beş Rus durdu. Beşide boylu kalın kemikli hantal ve sakallıydılar. Sessiz hareketsiz duruyor, yıka yıka kullanılmış, yıpranmış, artık lüzumsuzdu. Çöplüğe atılmış yırtık pırtık şeylere beziyorlardı. Bekiri onlara görür görmez titredi, Ayşe’yi ürkütmeye! Diye düşündü.
Çilingir atının satılık olduğu haberinin bekirin kulağına eriştiğini Enverden öğrendiği günden sonra bir sıkıntı içinde idi. Atı satmak istiyor ama nasıl edipte Bekire teklif yapacağını, Bekir gibi yaşlı başlı bir adamla nasıl pazarlığa girişeceğini bilmiyordu. Bilse bile utanıyordu.
Bekir’in evinde acıklı bir hal var. Esma, kızı Ayşe ile, Seyd Ali’nin evine taşındığı günün akşamı, avluya başı boş hayvanlar girmesin diye Battalın Enver, kestirme sırıklarına nasıl bir teneke çakmıştı. Ama daha kış girmeden kim bilir kim tenekeyi, söküp yola atmış, sırıkları kaldırıp götürmüştü. İvacni Bekir’in evine yerleşmeden bir hafta sonra Şosede bir otomobil durdu. Otomobilden iki rus ile Rus2a benzeyen birisi indi, doğruca Bekir’in evine gittiler. O günün akşamı köyde, Rus’a benzeyen adamın Tatar olduğu anlaşıldı. Rus köylüsü ile Kırım köylüsü arasında büyük fark var. Bu köylüler kendi bildikleri, istedikleri gibi bir hayat yaşadılar. Hanların, sultanların üstün körü ve hafif hükümdarlıkları altında yaşadılar, kendilerini kontrol etmediler. Rusya köylülerine muamele buranın köylülerine yapılmadı. Bunlar “Krepastroy prova” nedir bilmiyorlar, bizim ideallerimize yabancıdırlar, onları yalnız kuvvet ve zorla yetiştirebilirim.
Milliyetçilik onların kanlarına sinmiştir. Onlar hala vaktiyle kahraman bir millet, yükseki büyük bir devlet olduklarını hatırlıyorlar. Ruslar hudutları içinde yaşamalarına rağmen Kırım topraklarını kendi öz topraklarını , Tatar toprakları sanıyorlar. Onların bu düşüncelerinin bizim için ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya hecet yok! Kostyük, bu memleketi çocukluğundan beri bilirdi. Çok defalar annesinin söylediği türkülerde de Kırımı duymuştu. Bu türkülerde Kırım hakkında pek fena şeyler söylenirdi. Sonra büyümüş, türkülerde yavaş yavaş değişmişti. Artık türkülerde Kırım’ın fenalığı değil bağları, bahçeleri, iyi buğdayı, mahsülü söyleniyordu.Evlerden kadınlar çıkmaya başladılar. Kostyük, aşağıda duran karısına bakarak heyecanla konuşuyordu: “Buranın şarabı dünyanın en iyi şarabıydı. Tütünü de öyle!.. dağlarda kızılcık va, ceviz var, istediğin kadar….”
Evet onlarda insandır! Pavlenko’lar, İvanlar, Kotyük’ler, Vasil Dimitroviç’ler, stepan’lar, belki bu günü gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Romanımı kapatırken; “Tanrım!” diyorum “Onlarda insan! Acı onlara! Kendileri gibi, başkalarının da insan olduklarını inandır onları!” Ötekiler, ötekiler o hayvan gibi sürülüp görüklenler… Onlarda insandı!
Crazyloved
Oh be bu çok iyi oldu edebiyat ödevimde kullanırım.Sayısal öğrencisinden 1 ayda 10 kitap özeti istenir mi netten alır yazarız biz de.

Ne demişler sistem sana yamuk yapıyorsa sen de sisteme yap :)

Teşekkürler..
göçebe
Eserin adı : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Yazarı : Peyami SAFA
Kitap Evi : İnkılap ve Aka Kitabevi
Kaçıncı Baskı : 8
Yazarın Kaçıncı Kitabı : 11
Sayfa Sayısı : 144
Türü : Roman


YAZARIN HAYATI VE ESERLERİ :


Türk edebiyatında ruh inceleyici roman tarzının kudretli ustası olan Peyami Safa İstanbul’da doğdu. Serveti Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın oğludur. Annesi Server Bedia Hanımın ismini, sonradan sırf geçim endişesi ile yazdığı eserlerinde, biraz değiştirerek mahlas olarak kullanmıştır.
Sivas’ta sürgün bulunan babasını, iki yaşında kaybetti. 9 yaşında bütün ömrünce etkileri görünen bir hastalığa tutuldu. Hem bu hastalık hem de annesini geçindirmek zorunda olması, düzenli okul öğrenimine engel oldu. 13 yaşında ilk kalem denemelerine ve çalışmaya başladı 15-19 yaşları arasında öğretmenlik yaparken Fransızca da öğrendi.
Edebiyat, Felsefe, Tarih, Psikoloji alanlarında o yaş için olağanüstü sayılacak bilgiler edindi. On dokuzuncu başladığı gazeteciliği ölümüne kadar sürdürdü. Belli başlı bütün gazetelerde fıkra ve makaleler, tefrika romanlar yazdı. Devlet kapısına bakmayıp, yalnız kalemiyle geçindi.
Ufak seyahatler bir yana, bütün ömrü İstanbul’da geçti. Gazetecilik dolayısıyla birçok siyasi sarsıntılara uğramıştır. Vefatında 3 ay önce, oğlu Merve Safa’yı kaybetmesi, ona büyük bir darbe oldu. 15 Haziran 1961’de beyin kanaması sonucunda ölen Peyami Safa, Edirnekapı mezarlığına gömüldü.
Eserleri :
Bir Mekteplinin Hatıratı, Karanlıklar Kralı , Gençliğimiz, Siyah-Beyaz (hikayeler), Sözde kızlar, şimşek, İstanbul Hikayeleri, Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Atilla, Fatih Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.
Anlatım Özellikleri :
Sürükleyici, duygusal, içten bir anlatım biçimi kullanılmıştır. Betimleme bölümlerinde çok uzun cümleler var. Yabancı sözcüklere yer verilmiş. Konuşma bölümlerinde dil sade.

ESERİN ÖZETİ:

Kitabın kahramanı 14-15 yaşlarında genç bir delikanlıdır. Bu delikanlı çok sıhhatsiz hasta biridir. Dizindeki bir rahatsızlıktan çok ızdırap çekmektedir. Yarasının devamlı ağrı ve akıntı yapması nedeniyle sürekli olarak hastaneye pansumana gitmektedir. Yazar annesiyle birlikte eski bir evde oturmaktadır. Bu evin safhası onların hayatlarının geçtiği yerdir. Pansumandan döndüğü bir gün Erenköy’deki uzaktan akrabalarına gitmeye, orada istirahat etmeye karar verir. Erenköy’deki köşk, yeşillikler içerisinde bahçesinde havuzu olan çok güzel bir yerdir. Yazarın akrabası olan Paşa,y yazara değer veren eski bir emeklidir. Yengeyse yazara içten içe kızan birisidir.
Nüzhet’e gelince yazarın sevdiği ancak hiçbir zaman sevdiğini söyleyemeyeceği şımarık bir paşa kızıdır. Erenköy’de onunla geçirdiği günler hem çok güzel hem de üzücüdür. Yenge Nüzhet’i isteyen Dr. Ragıp’a hemen söz kesilmesi taraftarıdır. Nüzhet ise bu konuda ne düşündüğünü belli etmemekte adeta yazarın duygularıyla oynamaktadır. Yengesinin Nüzhet’e mikrop geçebileceği uyarını duyan yazar evine dönmeye karar verir. Bir yandan yaralarının ve ağrılarının artması bir yandan manevi üzüntüleri yazarın sık sık doktora gitmesine neden olur.
Dr. Mithat bu konuda onun en büyük yardımcısıdır. En kötü zamanlarında hep o yanındadır. Nihayet bir gün korktuğu başına gelir ve ayağının kesileceğini öğrenir. Çok üzülmüştür. Bu üzüntüyle hastane odasında bayılır. Ameliyat günü gelmiştir. Sonuçta bağı kesilir. Artık o sakat bir insandır. Bunu düşünmek hayatı daha zor hale getirmektedir. Bu arada Nüzhet’in düğün davetiyesi gelmiştir. Dr. Ragıp Bey’le yarın evlenip Berlin’e gidecektir. Yazarın da hastaneden taburcu olma günü gelmiştir. Yaşam onu iyice korkutmaktadır. Ancak kuvvetli olması gerektiğini düşünmektedir. Hastaneden çıkma günü gelir, yanında yine annesi, Dr. Mithat Bey ve arkadaşı vardır. Bu odada daha bir çok kişilerin ızdırapla inleyeceklerini düşünerek hastaneden ayrılır.
göçebe
QUOTE(crazyloved @ Apr 29 2007, 11:33 PM) [snapback]11424[/snapback]
Oh be bu çok iyi oldu edebiyat ödevimde kullanırım.Sayısal öğrencisinden 1 ayda 10 kitap özeti istenir mi netten alır yazarız biz de.

Ne demişler sistem sana yamuk yapıyorsa sen de sisteme yap :)

Teşekkürler..

Vaktimin olduğu sürece güncellenecek bunlar. Bende çekiyordum geçen sene halden anlarız accık... : )
Crazyloved
Çok iyi olur walla, yatıp kalkıp dua edicem sana :)))

Tekrar teşekkürler! Emeğine, copy - paste ' ne sağlık :)
göçebe
Oturupta saatlerce yazamıyacağım için böyle idare edecez. İstersen yazmamı bekle... ; )
Crazyloved
Yok zahmet olmasın böyle de iyi (yaz desem yazarsın bilirim hehe :P )
göçebe
İyi sen bilirsin. Yaz deseydin yazardım. Biliyordun ya ondan... : )
göçebe
Beş Sevgi Dili

Gary CHAPMAN, Çeviri : Betül ÇELİK




ÖZETİ


Dr. Gary CHAPMAN bu kitabında nasıl olduğunu anlamadan, sevginin eşsiz dillerini konuşmayı, anlamayı ve eşler arasındaki sevgi iletişimini etkili bir şekilde göstererek, karşılığında gerçek sevgiyi bulmayı anlatmaktadır. Yazar ömür boyu mutlu bir beraberlik için gerekli olan sevgi dilinin keşfinden yola çıkarak uzun ömürlü ve sevgi dolu bir evliliğin anahtarlarını vermektedir.

Sevgiyi canlı tutabilmek için ikinci bir sevgi dilinin öğrenilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmaktadır.Yazarın amacı sevgi kelimesini çevreleyen karışıklığı gidermek değil, duygusal sağlığımız için esas olanın, sevgi türüne odaklanmamız olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Bu noktadan hareketle, maddi şeylerin duygusal sevginin yerini asla dolduramayacağı, insanın varlığının merkezinde samimi olmak ve başkaları tarafından sevilmek arzusunun yeraldığı vurgulanmaktadır. Evliliğin, yakınlık ve sevgi için duyulan bu gereksinimleri karşılamak üzere tasarlandığı savunulmakta ve sevgi deposunu dolu tutmak için çok önemli olduğu belirtilmektedir.

Çoğu kişinin evliliğe "aşık olarak" başladığını, evlilik öncesi hayallerin evlilikte saadetle ilgili olduğunu, aşık olunduğunda başka hayat tarzına inanılmasının zor olduğunu, aşk hayatı doğal akışını tamamladığında da dünya gerçeklerine dönüldüğünü ve kişilerin kendilerini öne sürmeye başladığını açıklamaktadır.

Bazı araştırmacıların aşık olma yaşantısının "sevgi" olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu ve bunlardan Dr. Peck'in aşık olmanın üç nedenden dolayı gerçek sevgi olamayacağı kararına vardığı belirtilmektedir. Bu nedenlerden birincisi aşık olmanın iradi bir fiil yada bilinçli bir seçim olmadığı gerçeği, ikincisi aşık olma halinin çaba göstermeden yaşandığı için gerçek sevgiyi yansıtmadığı ve üçüncüsü ise aşık olan kişinin diğer kişinin gelişimine yardımcı olmada gerçek anlamda ilgili olamayacağıdır. Dr. Peck bu bağlamda aşık olmayı "çiftleşme davranışının genetik olarak belirlenmiş içgüdüsel bir ögesi" olarak nitelemektedir. Bu sonuçla ister hemfikir olunsun ister olunmasın, aşık olma yaşantısının başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak şekilde kişileri duygusal bir yörüngeye fırlattığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır.

Evlenmemiş yetişkinlerin eşlerinde şefkat ve sevgi hissetmeyi özlediği, eşlerin birbirlerini kabul ettiğinden, istediğinden ve kendilerini birbirlerinin iyiliğine adadığından emin olmaları halinde güvenli hissedecekleri belirtilmektedir. Fakat bu tutkunun da sonsuza kadar sürmesi amaçlanmamıştır. Kitabın ana fikri akılcı, iradeli sevgidir. Eğer sevgi bir seçimse "aşk" tutkusu bitip gerçek dünyaya dönüldükten sonra da sevme kapasitesinin bulunduğu savunulmaktadır.

Yazara göre insanlar, sevgiyi farklı şekillerde ifade ederler ve algılarlar. Yazar bunları beş sevgi dili olarak belirlemiştir. Bunlar;
1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temastır.

Birinci sevgi dili olan "onay sözleri" nde yazar sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin yolunun, onu oluşturacak sözleri kullanmak olduğunu belirtmektedir. Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir. Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır. Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur. Eşlerin kendilerini güvensiz hissettiği alanlardaki gizli potansiyeli, cesaret verici sözlerle harekete geçebilir. Kişilerin sahip olduğu bir ilgi alanını geliştirmesi için cesaret verici sözlere ihtiyaçları vardır. Cesaret verme, duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşlerin gözüyle görmeyi gerektirir. Bu nedenle öncelikle eşlerin bir birleri için neyin önemli olduğunun arayışı içinde olmaları gerektiğinin önemine değinilmektedir. Sevginin sevecen olduğu, sevecen sözlerin kullanılması gerektiği, yüksek, sert bir sesle ifade edilen sözlerin sevgiyi değil, bir yargılama ve kınama ifadesini yansıtacağı üzerinde durulmaktadır. Hiç kimsenin mükemmel olmadığı noktasından hareketle, yakın bir ilişki geliştirilmesi için kişilerin arzularının bilinmesinin önemine değinilmektedir. Arzuların ifade edildiği yolun çok önemli olduğu, arzunun talepler olarak algılanması halinde yakınlık olasılığının silindiği ve eşlerin birbirinden uzaklaştığı, fakat ricalar şeklinde belirtildiğinde iletişimin çok daha rahat kurulduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Onaylayıcı sözler alındığında, karşılıkta bulunmak için güdülenmenin daha doğal olduğuna işaret edilmektedir.

İkinci sevgi dili nitelikli beraberlikte, esas olan birisine bütün dikkatin verilmesidir. Bu sevgi dilinin ana yönü, birisi ile birlikte olmaktır. Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür. Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır. Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır. Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir. Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır. Nitelikli faaliyetler kişilerin ilgi duyduğu her şeyi kapsayabilir. Amaç birlikte bir şey yaşamak ve bu yaşantıyı tamamlamaktır. Bu sevgidir ve sevginin sesidir. Nitelikli faaliyetlerin en önemli yan ürünü, gelecekte yararlanılacak bir hatıra bankası sunmalarıdır. Kazanılacak şey sevildiğini hisseden bir eşle yaşamak ve onun sevgi dilini akılcı bir şekilde konuşmayı öğrenmenin zevkidir.

İncelenen her kültürde, armağan verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır. Armağanın kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür. Birisine bir armağan vermek için onu düşünüyor olmak gerekir. Armağanın kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür. Armağanın para ile alınıp alınmadığı önemli değildir. Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, armağanı fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir. Armağanlar sevginin yükselişinin sembolleridir. Semboller duygusal değer taşırlar. Armağanlar ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır. Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir.

Hizmet davranışları sevilen kişinin yapılmasından hoşlandığı şeyleri yapmasıdır. Bu davranışlar eşlerin birbirine hizmet ederek memnun etmeye, birbirleri için bir şeyler yaparak sevgilerini ifade etmeye çabalamalarıdır. Ricaların sevgiye yön verdiği ama taleplerin sevgi akışını engellediği ifade edilmektedir. Evlilikten önce eşlerin bir birleri için yaptıklarının, evlilikten sonra yapacaklarının göstergesi olmadığı belirtilmektedir. İnsanlar eşlerini en çok kendilerinin en derin duygusal gereksinimleri olduğu alanlarda yüksek sesle eleştirirler. Eleştiriler, sevgi için yalvarmanın etkisiz bir yoludur. Bu anlaşılırsa, onların eleştirilerine daha yapıcı birşekilde yaklaşılmasının gerektiği ortaya çıkar denilmektedir. Eleştirinin çoğunlukla açıklama gerektirdiği, böyle bir sohbeti başlatmanın eleştiriyi sonunda bir talepten ricaya dönüştürdüğü gerçeği ortaya atılmaktadır. Hizmet davranışı sevgi dilini öğrenmenin kişilerin karı koca rollerini yeniden incelemelerini gerektirdiği üzerinde durulmaktadır.

Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir. Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir. Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler. Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler. Bir ilişkiyi yaratan da bozan da fiziksel temastır. Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir.

Yazar çeşitli nedenlerle özellikle evliliklerinde mücadele yaşayan çiftler için böyle bir çalışma rehberi hazırlamıştır. Eşle arasındaki sevgi dilini öğrenmek ve konuşmak için yoğun çaba harcanmalıdır.
göçebe
İNSAN SARRAFI-ANDRE MAUROİS / ÇEVİREN : (ALİ AVNİ ÖNEŞ)

KİTABIN ÖZETİ :
İnsanlık tarihinden itibaren toplumlar arasında en çok merak edilen konular arasında ölüm ve ölümden sonra hayat ve ruh ilk sıralarda yer almıştır. Filozoflar ve toplumlar, bu konular üzerinde değişik metot ve anlayışlara sahip olmuşlardır. Her biri, ölümsüzlük ve ruhun ölümsüzlüğü hususlarında değişik görüşler sarf etmişler, kimileri kendilerinden öncekileri takip etmiş, kimileri o zamana kadar hiç duyulmamış, ve insanların kabullenmeleri daha zor olan görüşler beyan etmişler; kimileri de dogma anlayışlara kilitlenip kalmışlar. Fakat günümüze kadar bu konular üzerindeki araştırmalar devam edegelmiştir...
Yazar, Dr.James’i savaş yıllarında (1914-1918) tanımıştır. Dr.James, yazarın irtibat subayı bulunduğu tümene hekim olarak atanmasıyla, yazarla olan dostlukları filizlenmeye başlamıştır. Savaş zamanının korkunçluğuna rağmen aralarındaki dostluk ikisi içinde hoş bir anı olarak kalmıştır.
Ancak, şartların bir araya getirdiği bu iki insanın dostluğu, savaşın sona ermesiyle yine şartlı olarak, yazılan bir mektuptan sonra unutulmaya yüz tutmuş bir hale gelmiştir, ta ki 1923 baharına kadar.
British Museum’da araştırmalar için Londra’ya gelen yazar, kendini yalnız, hüzünlü ve yorgun bulduğu bir günde, Dr.James’in Londra’da olduğunu hatırlar. Kısa süren bir araştırmadan sonra doktorun adresini bulur. Büyük bir heyecanla doktorun çalıştığı odanın kapısına geldiğinde, “Acaba uzun bir aradan sonra beni görmekten hoşnut olacak mı?”, yoksa “Birkaç nazik cümlenin ardından kendimi tekrar Londra’nın hüzünlü bacaları ve bakımsız kulübeleri arasında mı bulacağım?” endişeleriyle kapıya vurur ve doktorla karşılaşır. İlk karşılaşma anından ve aralarında geçen fazla içten görünmeyen diyaloglardan sonra yazar sıkıldığını hisseder, tedirgin olur ve neşesi kaçar. Çünkü, ona en canlı manevi zevkleri tattırmış olan, savaştaki ortak sıkıntılarını paylaşan, yaralı arkadaşları için ortak şefkat duyan iki insanın bütün duyguları, dünya görüşleri üzerinde yalınkat şekiller gibi ölmüştür.
Yazar ve doktor bu sıkıcı ortamdan kurtulmak için hastane odalarını gezmeye başlar. Yaşlı bir hastanın ölmek üzere olduğunu duyan doktordaki ani heyecanlanma ve tavır değişikliği yazarın dikkatini çeker. Beraber hastanenin diğer bölümlerini gezdikten sonra, akşam yemeğinde buluşmak üzere ayrılırlar. Yemekte buluşan iki eski arkadaş, askerlik hatıralarını andıktan sonra, “Ruhun ölmezliği ve ruhun ölümden sonra somut olarak gösterilmesi” konularında tartışmaya başlarlar. Yazar, ruhun bedenle birlikte yok olduğunu, doktor ise ölümden sonra ruhun yaşadığına inanmaktadır. Kendini ispatlamak amacı güden doktor, hastaneye kadar gitmek zorunda olduklarını söyler.
Söz edilen hastane odasına gelindiğinde yazar, gündüz ölmek üzere olan yaşlı hastanın ölmüş olduğunu görür ve ne olup bittiği hususunda kafasında soru işaretleri oluşmaya başlar. Doktor ve yardımcısı, yazarın kafasında oluşan soruları yanıtlamak istercesine harekete geçer ve yaşlı adamın üzerine bir deney düzeneği kurarlar. Yapılan deneyde, ölümü takip eden saatler içinde cesedin ağırlığının belli aralıklarla azaldığını ispat ederler. Doktor, bu ağırlık azalmasının sebebini kendi düşüncesinin dayanağı olduğunu ifade eder. Yazar bu deneyden, arkadaşının insan ruhunu maddi usullerle aradığını düşünür ve doktordan açıklama yapmasını ister. Doktor ise, insan ruhunu aramadığını, maddeye bağlı olan, ona henüz keşfedilmemiş özelliği veren bir enerjiyi, yani hayatı aradığını söyler. Hatta bütün canlılarda “hayat akışkanı” denilen bir madde bulunduğunu ispata ve hatta bu akışkanda ruhu ve maddeyi aramak ve sonra nasıl birleştiklerini göstermek amacı güttüğünü söyler.
Olaylar yazarı öyle bir durum içerisine sokar ki, yazar kendini bu deneyde bir araştırmacı, bir asistan olarak görmeye başlar. Bu durum, onun gördüklerini Fransa’da bulunan bir fizikçiye anlatmasına neden olur. Fransız fizikçi, yazarı dinledikten sonra doktorun cam fanus altında topladığını zannettiği ve topladığı enerjiği ultraviyole ışınları ile somutlaştırabileceğini anlatır. Deneğin gidişatını değiştireceğine emin olarak İngiltere’ye dönen yazar, doktora gördüklerini anlatır.
Bir gün, yapılacak deneyi bir an önce görebilmek için Saint Bernabee hastanesine gelir. Deneyde yazarın hemen her gün hastaneye giderken gördüğü bir satıcı ölü olarak büyük bir cam fanusun altında yatmaktadır. Ayrıca ultraviyole aleti, tam fanusun tepesine ışın vuracak şekilde yerleştirilmiştir. Deney başladıktan kısa bir süre sonra fanusun tepesinde mavimtırak bir sis belirmeye başladı. Acaba bu sis doktorun aradığı “hayat akışkanı” mıdır? Şekilsiz bu sis daha sonra yumurtamsı bir görünüş alır. İkisinin de merak ettiği şey gerçekten o yumurtamsı sisin satıcıya ait ruh mu olduğudur? Bunu bilememekte ve açıklayamamaktadırlar...
Yazar Saint Bernabee hastanesine o kadar sık gelmektedir ki, diğer doktorlarla da tanışma, hatta ahbap olma fırsatı bulmuştur. İşte o doktorlardan biri, doktor Diggby, Dr. James’in son aylarda yaptığı deneylerden haberi olduğunu ve bu deneylerin ona büyük zararlar verebileceğini, yakın arkadaşı olarak da yazarın bu işten onu caydırması gerektiğini anlatır. Sebep olarak, Dr. James’in Edith Philips adında çok güzel bir tiyatro oyuncusuna aşık olduğunu, bu kızın ölümcül bir hastalıkla pençeleştiğini ve doktorun kızı kaybetme korkusu içinde yaşadığını, bu deneyleri de bu sebepten ötürü yaptığını gösterir.
Yapılan deneylerden kendini alıkoyamayan yazar, doktorun iki kadavranın ruhlarını bir cam fanusta toplaması deneyi sırasında tüm bunların bir zalimlik olduğunu düşünmeye başlar. Çünkü yazara göre,” ölmek uyumaktır” ve bu kadar zahmetli bir yaşamdan sonra insanlara uykuyu ve dinlenmeyi haram etmenin zalimlik olduğunu söylerek cam fanusu kırar ve oradan ayrılır.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra yazara bir mektup ulaşır. Mektup, doktordan gelmektedir ve kendisini anlayışla karşıladığını ve acele hastaneye uğraması gerektiği yazmaktadır. Bunun üzerine yazar, kendini cezbeden bu deneylerden vazgeçemez ve hastaneye geri gider. Doktorun sakinleşmiş ve sevinçli yüzü, bir önceki deneyin aksine, birbirini seven ve beraber yaşayan iki insanın cesedinden çıkan sis bulutunun (ruhların), tek bir fanus içinde daha parlak bir ışık olarak ortaya çıktığını anlatmaktadır. Gerçekten de, yakın bir sirkte çalışan ikiz kardeşlerin cesetlerinden çıkan sis bulutu çok parlak ve görülmeye değerdi. Sonuçta doktor aradığını, yani birbirini seven iki insanın ruhlarını ölümlerinden sonra beraber yaşatmayı başarmıştır.
Yazara göre deneyler bitmiştir ve kendisinin Fransa’ya dönmesi gerekmektedir. Doktora ayrılacağını söylemek üzere hastaneye gider ve ayrılacağını belirtir. Doktor bu ayrılıktan hoşnut değildir. Hoşnut olmadığını belirten birkaç cümleden sonra yazardan bir yardım dileğinde bulunacağını ve bu yardımı nerede, ne durumda olursa olsun yapması gerektiğini söyler ve yazara söz verdirir. Yazar Fransa’ya döndükten kısa bir süre sonra doktor James’in çok sevdiği Edith Philps ile evlendiğini öğrenir ve bu duruma çok memnun olur.
Yazar, 1928 yılının ocak ayı ortalarında, hastalanmış olan bir arkadaşının Kopenhang’ta vereceği bir konferanstaki yerini almak için bu şehre gider. Trende yazarı bir telgrafçı karşılar. Telgraf Dr. James’ten gelmiştir ve acele Londra’ya gelmesini istemektedir. Yazar telaşlanır, çünkü oraya gitmesi için gerekli zaman ve vasıta sıkıntısı vardır. Fakat, sözünde durması gerekmektedir ve adrese gitmek üzere yola koyulur. İki günlük bir gecikme ile adrese varır, kapıyı Dr. James’in hizmetçisi açar ve bayan James ile Dr. James’in öldüğünü ve kendisine iki mektup bıraktığını anlatır. Mektuplardan, doktorun yazardan neden yardım istediği anlaşılmaktadır: Doktor arkadaşından eşi ve kendisinin ruhlarını, yaptıkları deneylerdeki gibi , bir cam fanus içinde beraber yaşatmasını istemektedir.
Mektupta istenilenleri yapmak için vakit geçmiştir ama bir fırsatı olabileceğini düşünen yazar cesetlerin yerini sorar. Fakat cesetler, yazarın gecikmesi nedeniyle belediye ekipleri tarafından defnedilmiştir. Artık yazar için tek umut vardır, doktorun deney düzeneğini önceden hazırlamış olması ve karısının ölümünden sonra kendini öldürüp bu deneyi başlatmış olması . Hizmetçiye deney odasının yerini sorar, odaya girdiğinde, bütün deney düzeneğinin görevliler tarafından kırıldığını görür . Artık hiçbir şansı kalmamıştır. Arkadaşına verdiği sözü gerçekleştirememenin acısı içerisinde Paris’e döner .
göçebe
İnsan Akılının Sınırları-L.Ron HUBBARD

KİTABIN ÖZETİ :
Yazar L. Ron Hubbard’ın temel çıkış noktası olarak bütünsel bir zihin bilimini incelemeye çalıştığı ve bilimsel terminoloji yerine günlük dil ve gündelik örneklere başvurduğu bir psikoloji kitabı. “Dianetics” olarak adlandırılan bu bütünsel zihin biliminin temel dayanağı insan organizmasının temel dinamikleri ve insan zekasının bu dinamikleri oluştururken yaşadığı süreç. Yazarın başlıca savı “Dianetics” sayesinde bütün zihin süreçlerinin en ince ayrıntısına kadar takip edilebileceği. Yine zihne dair yöntemler kullanılarak süreci olumsuz etkileyen kimi kırılma noktalarına müdahale edilebileceğini öne sürüyor.
Dianetik; düşünmeyle ilgili kesin verilere dayanan tahminlere yer vermeyen bir daldır. Başlı başına bir tedavi tekniği içerir. Çünkü: Yöntem olarak kendine çözümlemeci yöntemi seçmiştir. Bu tedavi yöntemi diğer tedavi yöntemlerinde görülen, kişiliği yok etmek, insanın canlılığını söndürmek gibi yan etkileri olmayan aksine insanın canlılığını artıran bir yöntemdir. Tek amacı insanın temel noktasını keşfetmektir, gerisini çözümlemeci zihin halleder ve böylece şok tedavisi ya da cerrahi müdahale gibi insan beynine yararından çok zarar veren yöntemlere gerek duyulmaz.
Dianet’ikin süreçlerini iyice ortaya koyabilmek için bir organizma olarak insanı masaya yatırmakla başlıyor yazar. İnsanın temel dinamiğinin “hayatta kalmak” dürtüsü olduğunu öne sürüyor. Yaşam boyu organizma tüm tepkilerini, tüm duyularını hayatta kalmak üzere örgütlüyor. “Hayatta kalmak” dürtüsü ve bunun insan organizmasının temel dinamiği oluşu yeni bir şey değil. Başka bir çok kaynakta da yer alan bir önerme. Fakat daha önceleri bu dürtü sadece bireysel, sadece grupsal, sadece insanlık (tür) ve en nihayetinde sadece cinsel (üreme) olarak ele alınmıştır. Yazar hayatta kalma dürtüsünün bu dört dinamiği de kapsayacak şekilde olduğunu söylüyor. Kısacası insan hayatta kalma dinamiğini hem birey olarak kendisi için (nihai yaşama dair bir güdü olarak), hem çevresi için, hem insanlık için (sosyal yaşam) hem de cinsellik yani üreme için edinmiştir. Yazar dolayısıyla “hayatta kalma” dürtüsüne zarar verebilecek kimi bilinçsizlik anlarının bu dört öğeyi de etkileyecek psiko-somatik arazlara yol açacağını söylüyor.
Yazarın yaptığı sınıflandırmaya göre insan beynine hükmeden üç çeşit zihin var.
1. Analizci (Çözümlemeci) Zihin
2. Tepkisel Zihin
3. Somat zihin
Analizci zihin herkeste bulunan ve organizma için bir bilgisayar işlevi gören zihindir. Çalışabilmesi için algı, anı ve hayal gücüne ihtiyacı vardır. Tüm bu algıları, anıları ve hayalleri birer veri olarak alır ve depolar. Bunları depoladığı yer yazarın standart bellek bankaları olarak adlandırdığı yerdir. Bu bilgileri alırken organizma duyu organlarından yararlanır. Dolayısıyla analizci zihin organizmanın kendi içinden doğan ve direkt olarak organizmayı yöneten bir dinamiktir. Ama analizci zihnin en önemli işlevi, organizmayı organik olmayan arazlardan koruyan işlevi her “algı”yı “kavram” olarak dosyalayabilmesidir. Öte yandan tüm bu donanımıyla analizci zihin yaşamanın bütün mekanik işlevlerini kontrol edip, düzenler. Ve bu yüzden analizci zihinde meydana gelebilecek her türlü sapma, aksama organik bir takım somatik hastalıklara neden olur. Analizci zihin tüm algıları doğru şekilde depolayarak hayatta kalma dürtüsünü canlı tutar, acıdan kaçma ve korunmayı sağlar, en önemlisi “zevk” almayı sağlar. Görsel ve işitsel tüm sanatlardan duyulan zevkin kaynağı da buradadır. Çünkü organizma artık kendini korumayı, hayatta kalmayı başarmış ve daha yüksek amaçlara yönelebilir.
Tepkisel zihin ise yazara göre analizci zihnin düşmanıdır. Oda elindeki verileri depolar fakat onun depoladıkları bilinçsizlik anlarıdır. Onun başvurduğu bankalar engram bankalarıdır. Engram en yalın anlamıyla bir dokunun protoplazmada bıraktığı derin ve kalıcı izdir. Anıları, algıları değil bu engramlara başvurur. Engram herhangi bir nedenle bilinçsiz kalan organizmanın bu bilinçsizlik anında maruz kaldığı tüm algı ve duyulardır, çünkü yazara göre bilinçsizlik anında da organizma algılamaya ve duymaya devam eder. Engramların (Yazar çoğu zaman “iblis” olarak anıyor) varlığını laboratuvar deneyleriyle çok kolayca kanıtlanabileceğini söylüyor. Sonuçta engramların inorganik ve organik rahatsızlıkların temel kaynağı olduğu, acı ve ıstırap anlarında edinilen bu engramların organizma içinde varlığını sürdürecek dinamiklere sahip olduğunun altı çiziliyor.
Bu aşamada dianetik tedavi yöntemleri devreye giriyor. Yazara göre psiko-somatik ya da organik tüm hastalıkların kaynağı olan engramlarla baş etmek için geçerli hiçbir başka yöntem yok. Dianetik tedavi yönteminin başlıca çıkış noktası geri dönüşler. Hastalara hipnotize ve diğer teknikleri uygulayarak hastaların bilincini yaralayan zihindeki bu boşlukları ortaya çıkarmak ve onları analizci zihnin standart bellek bankalarına kazandırmaktan başka tedavi yöntemi yoktur. Son olarak yazar kimi psiko-somatik hastalıklardan örnekler vererek dianetik tedavinin bu tip durumlarda kullanması gereken teknikleri ortaya koyuyor.

göçebe
Eserin Adı: Mai ve Siyah
Yazarı: Halit Ziya UŞAKLIGİL
Sadeleştiren: Nevzat KIZILCAN
Boyutu: 13-19
Sayfa Sayısı: 313sf
Basıldığı Yer, Yayınevi ve Baskı Tarihi: İstanbul, İnkılap ve Aka Yayınevi, 1977
İlk basım: 1896, İstanbul

Plan:

Ahmet Cemil okulu bitirmiştir. Zamanındaki şiir anlayışından müzdalip olan A.Cemil kendince bir şiir oluşturma çabasındadır. Bunun yanında hayata devam etmektedir. Hayat karşısında aldığı mağlubiyetler sonunda umutlarını yitiren A.Cemil’in umutsuzluğa düşmesi ve gittikçe karanlığa gömülmesi realist bir tutumla tasvir edilmiştir.
Tepebaşı bahçesinde verilen bir ziyafetin anlatılması ile başlayan roman gittikçe kişilerin üzerine yoğunlaşmış ve roman tek bir olaydan sıyrılıp birçok olayın iç içe yaşandığı bir şekil almıştır. Romanda olay çokluğu göze çarpar ve grup şeklinde bir olay örgüsü oluşur.A.Cemil’in Mirad-ı Şuun’da çalışmaya başlaması, Vehbi Beyin, İkbal ile evlenmesine değin geçen olaylar A.Cemil’in gelecek ile ilgili umutlarını göstermektedir. Şöyle ki, A.Cemil Mirad-ı Şuun’dan önceki hayatı ekonomik zorluklar içinde geçmiş, ailesine bakabilmek için çok zorlanmıştır. Kızkardeşinin geleceğinden kaygılanmaktadır. Mirad-ı Şuun’a girip ekonomik durumunu düzeltip, kardeşininde Vehbi Bey ile evlenmesi romanda birinci gurubu teşkil eder. Görücü usulü ile evlenen İkbal’in kocasının kötü karakterde bir insan olması ve bu evliliğin diyetini kendi canı ile ödemesi, bu durum karşısında A.Cemil’in elinden hiçbir şey gelmemesi, Lamia’nın bir başkası ile evlenmesi A.Cemil’in umutlarını tüketmiştir. Bu kısma kadar olan bölüm ikinci gurubu teşkil eder.
Serim Bölümü=Bu bölümde daha çok canlı tasvirler göze çarpar. İnsanların psikolojilerine yer verilmiş ve A.Cemil’in bakış açısından onların ruh özellikleri anlatılmıştır. Daha çok romantik tasvirlere değinilmiştir.
Düğüm Bölümü=Romandaki ilk düğüm romanın sonuna kadar sürmektedir. Aradaki düğümler ondan önce çözümlenmiştir. Romanda birinci düğüm A.Cemil’in şair olarak ideallerini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini, A.Cemil’in yapıtını yazmaya başlaması edebiyat tartışmalarına katılması ile başlıyor. İkinci düğüm Lamia ile evlenip evlenemeyeceği.Üçüncü düğüm ise İkbal’in mutlu olup olamayacağıdır.
Çözüm Bölümü=Romandaki birinci düğümün çözümü A.Cemil’in hayat karşısında aldığı yenilgilerle paralellik göstermektedir. Kardeşinin vefat etmesi Lamia’nın bir başkası ile evlenmesi ve ekonomik durumunun da gittikçe bozulması A.Cemil’in umutlarını söndürmüş ve bir şair olarak ideallerini gerçekleştirme noktasında onu karanlığa sürüklemiştir. Nitekim A.Cemil şimdiye kadar yazdığı bütün şiirlerini ateşte yakmış ve annesini de alarak İstanbul’u terk etmiştir.Düğüm bölümü romanda birinci gurubu teşkil ederken, çözüm bölümü de ikinci gurubu oluşturmaktadır.
Üslup:
Eser dönemin sorunlarını realist bir şekilde incelediği için önemlidir. Tanzimat ile birlikte başlayan batılaşma hareketlerini ve bunun neticesinde oluşan dilde sadeleşme sürecinden oldukça nasibini almış ve zamanının dili, göze alındığında son derece sade bir dille yazılmış olan bu yapıt yazar tarafından yıllar geçtikçe dönemindeki dil özellikleri göz alınarak sadeleştirilmiş ve okuyucuya sunulmuştur. Eserde yazıldığı dönemin dil özellikleri göze çarpmaktadır. Cümle kuruluşları genellikle düzdür. Devrik cümlelere fazlaca rastlanmamaktadır. Bozuk cümleler pek bulunmamaktadır.
Dili kullanım açısından büyük başarı sağlanmıştır. Sıfat ve isim tamlamaları geniş yer almaktadır.Eserde çok fazla yabancı kelime kullanılmıştır. Bunun sebebi Halit Ziya’nın Fransızca eserleri çok okuması ve onlardan fazlaca etkilenmesidir. Eserde yer alan bazı kelimeler şunladır: Okka, Woldtemfel, Küfi, Lepiska, Galop, Lahoma...
Söz oyunları anlatımı etkilemektedir. Bence eserin temasına böyle bir anlatım uygun düşmektedir.Eserde söz oyunlarına çok yer verilmiştir. Bu eser için bir kusurdur. Halit Ziya da bir konuşmasında bunu vurgulamıştır...


Eser:
Roman türünün edebiyatımızdaki en güzel örneklerinden olan Mai ve Siyah’ta yazar yaşanılan bir dönemin sosyo kültürel durumunu gözler önüne sermiştir. Yazar romanda okuyucuya dönemin yaşantısını A.Cemil’in bakış açısından vermeye çalışmıştır. Bu bakış açısında kendi içinde bir objektiflik ve realistlik göze çarpar. Mai ve Siyah dönemin bütün toplumsal sorunlarını gündeme getiren bir roman olmuştur. Yazar dönemindeki bir takım sorunları kahramanları vasıtasıyla okuyuculara açıklamıştır.
Yazar bu romanda neslinin şair idealini ele alır, o zamanki sanat ve basın dünyasını yer yer çok gerçekçi çizgilerle tasvir eder. Bu tasvirlerde insanların duyguları çok güzel işlenmiştir. Eser aşırı duygusal ve romantik bir romandır.
Eserin tema için karamsarlık, ayrılık, aşk, pişmanlık diye tek bir şey söylemek mümkün değildir. Bunun içindir ki bunların hepsini içine alan kader belki de bu eserin teması olabilir.
Mai ve Siyah bize İstanbul’daki sanat ve edebiyat çevrelerini yansıtan başarılı romanlardan biridir. Romanın kahramanları olan A. Cemil’in basın ve yayın hayatının merkezi olan çevrelerle ilişkisi bize dönemindeki edebiyat ve kültür hareketlerini yansıtmıştır.Mai ve Siyah bu bakımdan Servet-i Funun edebiyat akımının romanı sayılır. Ahmet Cemil: Romanın baş kahramanıdır.Olaylar onun etrafında oluşur.Genç,yakışıklı,zeki,tuttuğunu koparan, aklına koyduğunu yapan,yeni edebiyat anlayışını temsil eden bir kişiliktir. Raci:Ahmet Cemil’in karşısında olan yani eski edebiyat anlayışını temsil eden,onunla zıt fikirlere sahip,onu çekemeyen ve onun yolunu kesmeye çalışan birisidir.
İkbal: Ahmet Cemil’in hayatını adadığı sevgili kızkardeşi, iyi kalpli, masum, güzel hayattan çok acı çekmiş, bahtı kara birisidir.
Vehbi Bey: İkbal’in kocasıdır. Kaba, bencil, boyuna içen, küstah, karısına kötü davranan, onun ölümüne sebep olan alçak bir heriftir.
Lamia: Ahmet Cemil’in çocukluktan kalma en büyük aşkıdır. Ahmet Cemil’in evlenmek istediği, sevdiği, hayatındaki ideal kadın.
Hüseyin Nazmi: Lamia’nın abisi ve Ahmet Cemil’in yakın arkadaşı. Ahmet Cemil ile edebiyat tartışmalarına giren, onu kabullenen ve destekleyen birisidir.
Özet:
A.Cemil, çok doğru, iyi kalpli bir avukatın oğludur. Annesi ise erdemli bir kadındır. Öğrenimine resmi okullarda başlar. Öğrenimi sırasında babası vefat eder. Okulu bitirir bitirmez kız kardeşine ve annesine bakmak zorunda kalır. Fakat elinden fazla bir iş gelmemektedir. Yabancı dil bildiği için sadece evlerde ders vermektedir. Bir de şiir yazmaktan başka bir becerisi yoktur. Ders verdiği öğrencilerin yaptığı şımarıklıklar onu bezdirmiş ve bu işi bırakmasına sebep olmuştur. Daha sonra gecesini gündüzüne katarak Fransızca kitap tercümesi yapmış fakat emeğinin karşılığını alamamıştır. Gittikçe umutsuzluğa kapılmıştır. Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’yla evlenecek midir? Edebiyatımıza yeni bir yön verebilecek midir? En sonunda Mirat-i Suun adlı gazetede iş bulur ve gazetede tercümeler yapmaya başlar. Hayatı az çok düzene girmeye başlar.
Hatta gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, A.Cemil’in kız kardeşi İkbal ile evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan A.Cemil kız kardeşini bahtiyar görmek hevesiyle, güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik, o zamanın evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önceden birbirlerini tanımadıkları için, bağdaşamazlar. Vehbi Efendi gayet kaba, boyuna içen, küstah bir kimsedir. Bir gece Vehbi Efendi hamile olan İkbal’i öyle hırpalar, öyle bir tekme atar ki, zavallı kadın çocuğunu düşürür. A.Cemil çıldırmış gibidir, onu Ali Şekip zor zaptetmektedir. Kız kardeşini ölümden kurtarması lazımdır. Aldığı bütün tedbirlere karşı İkbal’ı ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi uzakça bir vazifeyle dışişlerine tayin edilmiştir.A.Cemil bir gün onu ziyarete gider.Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi ,sevineceğini zannederek A.Cemil’e başka bir haber daha verir,Lamia’yı evlendiriyorlardır.Zihninde kızı ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar.Bir an sevgisini itiraf etmeyi düşünür fakat bir yuva kuramayacağını anlayınca vazgeçer.
Bütün umutları,gelecekle ilgili planları bir bir sönmüştür.Geriye ne kalmıştır.Bütün ömrünü koyduğu şiirleri mi?Bir an bile durmadan onları da ocağa atıp yakar.Yanışını gözlerinde yaşlarla izler.O eserin zaten bir anlamı kalmamıştır.
Madem ki Hüseyin Nazmi gidiyor,o da gidecektir.Anadolu da bir vazife alıp gidecektir . Kararını yerine getirir.Dertli anasını alarak bir vapura biner . Gece karanlığında, son defa İstanbul’u seyreder.Vaktiyle bütün ışıklar ona elmas gibi görünüyordu fakat şimdi her yer simsiyahtır.
göçebe
KİTABIN ADI Atatürk KonuşuyorKİTABIN YAZARI Falih Rıfkı ATAY - İsmet BOZDAĞYAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayın DağıtımBASIM TARİHİ 1998KİTABIN YAYIM MAKSADI Kurtuluş Savaşı’nın öncesi , bu büyük eylemin hazırlık dönemidir. Atatürk’ün padişahı etkilemeye çalıştığı, sadrazam ve vezirlerle çekiştiği, parlamentoyu düşüncesi yönünde karar almaya zorladığı, gazete çıkardığı, gizli ihtilal örgütleri kurduğu karmaşık ve dinamik bir dönemdir. Mustafa Kemal Paşa’yı ATATÜRK yapan nutuk öncesi dönemi anlatan bu kitaptaki anılar; Atatürk’ün bizzat kendisinin Falih Rıfkı ATAY ve Mahmut SOYDAN’a anlattıklarıdır.
KİTABIN ÖZETİ :
1. ATATÜRK’ÜN ANILARI (1917-1919) :
Ben, Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerimiz için iyi bir sonuç vereceğine güvenmiyordum. Fakat savaş başladıktan sonra bulunduğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya çalıştım. Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı.
Başkomutan vekili Enver Paşa Sarıkamış’ta bir ordu mahvetmişti. O ve arkadaşları ordunun yabancı komutanların eline bırakılması ile Türk Milletini uygunsuz duruma sokmuşlardı. Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile Alman asker heyetine verilmesi ve yönetimine bırakılmasından çok üzgündüm. Bu açıdan Alman asker heyetini tenkit etmek yerine asıl tenkide layık olanların bizim devlet reisimiz ve devlet adamlarımız olduğunu düşünüyordum. Bu durumu öğrendiğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı kendime görev saymıştım. İtirazlarıma kimse cevap vermedi. Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemeye devam ettim.
Zavallı Talat Paşa !
Kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm. Sadrazam olduğu günlerden birinde, sadaret makamında kendisine bazı hayati meselelerden bahsetmiştim. Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış.... Hatta arkadaşına hikaye etmişti. Fakat iki gün sonra, kendisini telaşa düşüren bu durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti. O gece, telaşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı.
“Benden fikir ve mütalaa soruyorsunuz, söylemekte mazurum. Çünkü ben size daha üç gün önce, bu hayati mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim. Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hatta bundan pek neşelenmişsiniz.”
“Asla” dedi .... “ Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor.” dedim.
O devrin ruh yapısını anlatabilmek için, Osmanlı Devlet adamlarından diğer büyük birisini de yeri gelmişken hatırlayalım:
Arıburnu’nu ve Anafartalar Muharebeleri yapmış bir komutandım. Memlekete bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa Başkenti (İstanbul) kurtarmıştım. İnsanlık hali, bu küçük hizmeti yapmış olmamdan memnun olabileceğini umduğum Osmanlı Devlet adamlarını ziyaret ediyordum. Ayrıca bu ziyaretlerde ilim, fen, sanat ve olaylar bakımından memleketimin ölüm - kalım hali için düşüncelerimi söylemek istiyordum.
Sayın Dışişleri Bakanını da görmek inancına saptım. Bakanlığın bir müsteşar muavini vardı. Sofya Sefaretinden tanırdım; Halil bey. Önce bu güzel kalpli adamı makamında buldum. Nazır (Bakan) Beyefendi’den “Bekleme” buyruğu geldi, bekledim. Bekleme haylice uzadı. Bu sırada muhterem Nazır bey, çok enteresan ziyaretçilerini kabul etmekteydi. Sonra gelenler bile kabul edilmekteydi. Müsteşar muavinine, “Beyefendi hazretleri beni unuttular.” dedim. “Beklesin” buyurmuş. Bir ara odacı “Buyurun efendim” dedi. Muavin beyle ciddi bir konu üzerinde konuşuyordum. “Beklesinler!” dedim. Muavin ile olan konuşmamızın biraz uzatılmış ayrıntılarının sonuna kadar gitmedim. Nazır beyefendinin muhteşem bürosuna girdiğimde beni iltifatlarla ayakta kabul etti ve gerek askeri ve gerek politik durumun çok parlak olduğunu söyledi. Nezaket gereği teşekkür ettikten sonra yorumlarımı söylememe izin verip vermeyeceğini sordum. “Hay, hay efendim” dedi. Dedim ki:
“Genel durumun, sizin açıkladığınız gibi olmasını çok isterdim. Fakat ben en çetin ve güç sonuçlar alınabilen savaş alanından geliyorum. Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir. Şunun bunun söylediklerine inanarak politikanızı yürütmeye devam ederseniz sonuç daha kötü olacaktır. Çok sert ve ciddi tavırla şu karşılıkta bulundu.
“Komutan Bey, biz size saygı gösterdik. Çünkü bize dediler ki, Arıburnu, Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal hizmet etti. Fakat bu konuşmaların ve tenkitlerin muhatabı ben değilim. Ben ordu başkomutanına, onun genelkurmayına, bütün bakanlar kurulu arkadaşlarımla birlikte derin ve sarsılmaz güven taşıyan bir nazırım. Sizin bilmediğiniz gerçekler olabilir: Ben size bunları açıklamakta mazurum. Şüphelerinizi gidermek için başkomutanlığa başvurunuz.”
“Bana yol göstermek nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür ederim.” dedim. “Yalnız müsaadenizle şunu arz edeyim ki, önce ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile, çok küçük rütbeli subaylıktan beri temasa geçmiş bir askerim. Türk ordusunu, onun faziletini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur. Şimdiki önemli politik mevkiinizde gerçekle yüz yüze gelmiş değilsiniz. Bana bir şey salık verdiniz ki, ben onu yapamam: Genelkurmaya başvurmak tereddütlerimi gidermek.... Beyefendi farkında değil misiniz ki artık bu memlekette milli bir genelkurmay heyeti yoktur. Bir Alman genelkurmayı vardır. O Alman genelkurmayı ki, ilk iş olarak benim gibi dik başlı bir askeri ordudan çıkarmak kararı verdi. Beni o heyete mi gönderiyorsunuz?”
Birkaç gün sonra işittim, bu Nazır beyefendi benden bakanlar kurulunda yakınmış ve cezalandırılmamı istemiş. Kahkahalarla güldüm. Evet, o zamanlar herhangi bir Mustafa Kemal böyle içi dışı çürümüş, bozuk bir sülalenin ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendisini kuvvetli sanan bir heyet tarafından cezalandırılır düşüncesi yaygındı. Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini bilgin, kimi kendini doktor sayan bu adamların, sade Mustafa Kemal’e bir şey yapamayacaklarından emindim. Bir şey yapabilirlerdi; o da Mustafa Kemal’i yakalamak ve asmaktı. Halbuki ben, o günkü isyanımın millet arasında duyulmasını nimet bilirdim. Onlar buna cesaret edememişlerdir. Niçin?.... Sanırım, yapabileceklerine emin olmadıklarından....
Birinci Dünya Savaşına girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Kanal harekatı aleyhindeki baş kaldırışım bana teklif olunan “Hicaz Kuvveti Seferiyesi” komutanlığı sırasında söylediğim ve benimsettiğimi sandığım halde faydasını göremediğim tenkitler ve bunun gibi birçok mücadele sahneleri birbirini izledi. En sonunda “Yıldırım Ordusu” gurubunun serüveni ile, benim bu gurupta asıl Yıldırım Ordusu komutanlığım herkesin bildiği bir şeydir. Hatırladığıma göre, önüne geçilmez başkaldırışım, işte bu olayda olmuştur.
Artık susmayı ve alçak gönüllü olmayı sona erdirmenin sırasıydı; ben de bu anı kaçırmadım. Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerinden aktığını görüyordum. Nasıl dayanıp susabilirdim? Sonuç ne oldu? Benim gözden düşmem! Bu sözcüğü özellikle kullanıyorum, ben hayatta gözden düşmeyi, uzaklaştırılmayı kabul etmiş bir adam değilim. O zaman benim halimi gözden düşme, uzaklaştırma görenlere gülmüştüm. Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve bütün tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Memleketin düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanlışlarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşmüş Türkiye’yi çekip çıkarabileyim.
Yedinci Ordu yani Yıldırım Ordusunun ilk defa komutanı olduğum sırada 6. Ordunun da dahil olduğu grup komutanı general Falkenhayn’ın askerlik ve iç politika bakımından izlediği usul ve tutum aramızda önemli bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma, sonunda büyük makamlara yansıdı; ben çok önem verdiğim düşüncelerime itibar edilmediğini görünce susmadım. Kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekil’imi de bizzat tayin ederek görevime son verdim ve üst makamlara bildirdim. Fakat bu istifamın, yüksek makamlara ve bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan, basit bir sebeple çekilmiş olduğumu ortalığa yaymak için beni eski orduma İkinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler. Onu da reddettim.
Bir aylık süre için izinli olduğumu bildirdiler. Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücreti ödeyecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum…
Falkenhayn karargahından bir genç Alman Subayı evime geldi ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi. “Bunlar nedir?” dedim. Alman Subayı Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir. Kimseye, hiç bir ihtiyacımdan söz etmemiştim; ama sandım ki, mareşal bu parayı ordunun ihtiyacı için harcanmak üzere göndermiştir. Onun için tercümanlık eden Türk subayına dedim ki “Bu sandıklar bana yanlış geldi. Ordunun levazım başkanına gönderilmek gereklidir, benim için ağırlıktır. “Alman Subayı hemen, “Efendim, o da başka” dedi. Bizim subaya, “paranın miktarını bu subaydan iyice öğren huzurunda alındığına dair bir senet yaz, imza edeyim.” dedim. Subay emrimi yaptı; fakat Alman Subayı senedi almak istemedi. Tekrar “Bu subay bilmiyor, dedim senedi alsın ve mareşale versin, siz de bu parayı gelip alması için levazım başkanına haber gönderin ....”
Bu sandıklar ve içindeki altınlar ordunun levazım başkanlığında, benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli kasasında birkaç ay beklediler. Kendimi Yedinci Ordu komutanlığından affettirdikten sonra, komutanlığa vekil olarak bıraktığım Ali Rıza Paşa’ ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden teslim aldığım senedi o sıralar yaverim bulunan Cevat Abbas (Bolu Milletvekili), Salih (Bozok) beylere vererek; “Hemen, Falkenhayn’ın karargahına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız.”
Yaverlerim, buyruğumu harfi harfine yapmışlar az sonra yanıma gelerek dediler ki; “ Müşir Falkenhayn, size böyle bir para verdiğini hatırlamıyor, ve bu para için sizin imzanızı taşıyan bir belgenin kendisinde olduğunu bilmiyor. Yaverlerime dedim ki; “İkiniz tekrar gideceksiniz ve diyeceksiniz ki; “Verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmaktadır. Buna karşılık size senet verilmiştir. Senet olmadığını savunmak altınların varlığını ortadan kaldırmaz. Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size geri vereceğiz. Aldığınıza dair siz bize vesika veriniz.” ve diyeceksiniz ki “Bizi buraya gönderen komutanın, altın karşılığı memleket menfaatleri üzerinde müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz. Hala bunda tereddüdünüz var ise komutanımız bunu size ve kamuoyuna daha başka türlü ispat edebilir. Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan çok daha değerli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz. “Emir verdiğim insanlar grup komutanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi, fakat beni çok iyi tanıyorlardı. Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzamı taşıyan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi.
Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka bir çoklarını, böyle sandıklarla altın vererek baştan çıkarmak yolunda idi.
Çok yıllar önce 3 ncü Ordu genelkurmayının küçük bir odasında O, kurmay binbaşı Cemal Bey, ben kurmay kolağası Mustafa Kemal Bey olarak tanıştık. Cemal Bey çeşitli tecrübelere sahip zekası, çalışkanlığı ile üstlerini kazanmış rütbesi küçük, fakat mevkii büyük bir durumda idi. Ben ise okuldan yüzbaşı çıkar çıkmaz, tutuklanmış, hapsedilmiş, sonra da sürülmüş acemi “çömez” bir gençtim. Selanik’te, Hürriyet meydanında Yungu’nun yerinde bir gün salonun bir köşesinde, ufak merdivenle çıkılır bir de oda olduğunu haber aldım ve oraya çıktım. Ufak salon ağzına kadar doluydu. Rakı ve bira içildiğine dikkat ettim. Masada oturanlar çok vatanseverce konuşuyorlar, devrim yapmaktan, devrim yapabilmek için büyük adam olmaktan söz ediliyordu. İçlerinden biri bağırdı; “Cemal gibi olmak isterim” sofradakilerin hepsi “Bravo, dediler, Cemal gibi” sonra, hiçbirini yakından tanımadığım bu kişiler hep birden bana döndüler. Ben durgun ve gözlerimi gözlerine dikerek baktım. Bu bakışımla tabi bir şey anlatmak istiyordum, bu manaya dikkat eden yoktu. Cemal Bey hakkındaki kendi düşüncelerine katılmamı bekliyorlardı. İçimden şu düşünceler geçti “Bir adam ki, büyük olmaktan söz eder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketini kurtarmak için önce “Büyük” olmak gereklidir, der ve bunun için örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam, adam değildir.” Sofra arkadaşlarımı memnun etmediğimi fark ettim. Kendi kendilerine şöyle düşünmüş olabilirler “Bu acemi efendi kendini o kadar büyük görüyor ki bu adam arkadaşımız olamaz...! O gece sofrada iki görüş billurlaştı. Bir görüşe göre önce büyük adam olmak, sonra memleketi kurtarmak lazımdır. Öteki görüşe göre, büyük adam lafta olmaz, önce memleketi kurtarmalı, kurtardıktan sonra bile büyüklük söz konusu değildir. Size bu olayı bu günkü duygum bu günkü tecrübemle söylemiyorum, Yungu’nun özel odasındaki gözlemlerimin getirdiği fikir bu idi.
Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birine imzasız bir baş yazı yazmış. Beraber çalıştığımız daireden çıkmış, tramvaya binmiş gidiyorduk. Cemal Bey “Bu baş yazıyı okudunuz mu ? “Hayır”, “Oku” dedi. Okudum “nasıl?” diye sordu “Sıradan bir yazı” dedim. Amma yaptın ha, bunu ben yazdım” dedi, cevap verdim. “Affedersiniz bilmiyordum. Yazmamış olmanızı temenni ederdim” ve ekledim. “Cemal Bey bir takım kimselere kendini beğendirmek hevesine düşmeyiniz. Biraz feragat sahibi olmak gerektir. Şunun bunun pohpohlamasından kuvvet almaya tenezzül etmeyiniz. Büyüklük odur ki, hiç kimseye yüz vermeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için gerçek ülkü ne ise, onu görecek, ona doğru yürüyeceksin! Herkes senin arkandan konuşacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, işte sen burada direneceksin!... Önüne sonsuz engeller yığacaklar; sen kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç bilerek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın!... Ondan sonra sana “Büyüksün” derlerse, onu diyenlere de güleceksin. Cemal Bey sözlerimi sükunetle dinledi, bana hak verdi.
Evet Halep’ten İstanbul’a gitmek için, tren ücreti ödeyecek param olmadığının farkında değilmişim. Yalnız beş-on atım ve kısrağım vardı. Salih’i çağırdım ve “Bu atlardan bir kaçını satıp da İstanbul’a gidebilirim” dedim. Benim o en güzel atlarımı pazarda satın alacak bir tek adam çıkmamıştır. Halep’te Cemal Paşa rahmetli ile konuşurken, atlardan bahsettim, kimsenin satın almadığını bana bir yol göstermesini istedim. “Önce baytarlarıma muayene ettireceğim” dedi. Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti, kabul ettim ve bu süratle İstanbul’a hareket ettik. Bir gün İstanbul’da Cemal Paşa imzalı telgraf aldım. “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım, sizden çok ucuz almışım üç bin lirasını nereye göndereyim”. Ben Paşa’ya atlarımı iki bin liraya sattım o beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermek zorunda değildir. Fakat bu tok gözlü davranışıma rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa aracılığı ile bana göndermişti. Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım.
Evet İstanbul’da Perapalas otelinin bir dairesine yerleştim. Bir gün bana padişahın vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu. “ Almanya İmparatoru, padişahı genel karargahına davet etti. Fakat padişah, öyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, veliaht hazretleri bu geziyi yapsın, kendisiyle arkadaşlık kabul edermisiniz...?”
Ben, böyle bir zat ile geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim. 3 gün sonra trenle Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaştırıldı. Bana denildi ki; “Geziye çıkmadan önce, veliaht hazretleriyle tanışmalısınız.” Naci Paşa Harbiye’de benim “askerlik terbiyesi” hocamdı. O sıra sanırım onun da Vahdettin’le beraber bulunması uygun görülmüştü. Vahdettin ile sarayında birleştik. Redingotlu adamlarla dolu olan odada bir başka redingotlu adam görüldü. İçeri girerek kanepenin sağ köşesine oturdu. Bu zat bir defa gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı, neden sonra gözlerini açtı ve bize lütfen iltifat etti; “Sizinle müşerref oldum, memnun oldum.” Tekrar kapadı gözlerini...Bu ince sözlere karşılık vermeye hazırlanırken, içi geçmiş birinin karşısında bulunduğumu fark ettim. Naci Paşa’nın yüzüne baktım, o da çok durgundu, beklemeyi tercih ettim biraz sonra yine gözlerini açtı;
-“Seyahat edeceğiz”, “ değil mi? ” dedi.
Ben çok sıkılmış, bunalmış bir halde;
-“Evet seyahat edeceğiz “dedim. Bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen fark etmiş ve aklı başında bir konuşmaya girmekten kendimi alıkoymuştum. Hemen ayağa kalkıp dedim ki:
-“Efendi hazretleri!.. Beraber seyahat edeceğiz, perşembe akşamı gardan hareket edeceğiz “ veda ettik ve çıktık.
Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendilerinden ne beklenir?...”
-“Hiç...”
Perşembe akşamı gara geldiğimde bir asker müfrezesi savaş töreni düzeninde veliahdı uğurlayacaktı. Vahdettin’in yanına yaklaştım, başkomutan vekili Enver Paşa da orada idi.
-“Bu asker sizi uğurlamak için hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim. Vahdettin yüzüme baktı. Bu bakışı ile “Nasıl?” demek istiyordu. İşaret ettim:
-“Siz yürüyünüz arkanızdan biz geleceğiz. “Vahdettin askerin önünden geçerken iki elleri yukarıda, tuhaf selam vererek yürüdü. Trene bindik, salonun pencerelerini açtırarak:
-“Bu pencereden asker ve ahaliyi selamlayınız” dedim.
-“Niçin? Gerekli midir?” dedi.
-“Evet gereklidir.”
Vahdettin, benim pervasız uyarıma boyun eğmiş görünerek dediğimi yapıyordu. Trenimiz İstanbul’ dan hayli uzaklaşmıştı. Bir zat geldi:
-“Efendimiz sizi salona davet ediyor” dedi.
Sarayında genellikle gözleri kapalı konuşan zatı, büsbütün başka buldum. Bir nutuk söyler gibi demeçte bulundu :
-“Afedersiniz paşa hazretleri... Bir kaç dakika önceye kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu izah etmemişlerdi. Ancak şimdi takdir ettiğimiz bir komutanımızla beraber olduğumu anladım. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız ve kazandığınız başarıları biliyorum. İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir komutansınız.” Gerektiği gibi cevaplar verdim. Düşündüm veliaht İstanbul’dan çıkıp kendisini serbest gördükten sonra kişiliğini göstermekte artık sakınca görmüyor. Buna göre ben de olup bitenleri anlatabilirim, bazı konular üzerinde faaliyete geçebilirim umuduna kapıldım. Veliaht’ı böylece hazırlamak, memleket çıkarları için bir görev olduğunu arkadaşlara işaret ettim.
Alman karargahının bulunduğu küçük bir kasabaya gelmiştik. Görkemli bir Alman kıt’ası selamladığı sırada Kayzer karşılamaya katılıyordu. Bu sırada Vahdettin’e denildi ki:
-“Beraberinizde olanları imparatora takdim etmeniz lazımdır.” Veliaht beni imparatora takdim etti. Bir eli göğsü üzerindeki düğmelerin arasına sokulmuş olan imparator, öteki eliyle benim elimi tuttu ve çok yüksek bir sesle Almanca olarak ;
-“On Altıncı Kolordu... Anafarta” sözlerini telaffuz etti.
Bütün oradakiler bana döndüler. Ben Kayzer’in ne demek istediğini anladığımdan sıkıldım ve önüme baktım. İmparator benim bu mahcup ve alçak gönüllü davranışımdan kuşkuya düşerek yanlış bir şey söylemiş olması ihtimalini düşünmüş olsa gerek, bana sordu:
-“Siz On Altıncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartalar’ı yapmış Mustafa Kemal değil misiniz ?” Fransızca;
-“Evet ekselans.” Bu kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez hemen anladım ki yanlış konuşmuşum. Sir ya da Kayzer demek gerekti.
Gerek Hinderburg gerekse Lüdendorf Türk Milletine çok avutucu sözler söylüyor, Veliaht da bunlara teşekkür ediyordu. Bir ara güney batı cephesi üzerinde müttefik ordularına karşı giriştikleri parlak saldırıdan söz etti. Saldırının ulaşabileceği sonucu bir de ağızlarından dinlemek istiyordum. Nihayet generale kısa bir soru sordum.
-“En nihayet saldırı güçleri, hangi hatta kadar gideceklerdir?” Biraz düşündü yüzüme baktı:
-“Biz, saldırıyoruz gerisini olaylar gösterecektir.”
Karşılık verdim :
-“Yapılmakta olan saldırı sonucunun ne olabileceğini anlamak için, olayların ve talihin belirmesini beklemeye gerek olmadığını sanıyorum. Çünkü yapılan saldırı en sonunda Parsiyel-Partiel bir saldırıdır.”
Lüdendorf yeni baştan yüzüme baktı, ne demek istediğimi pek iyi anladı. Bir karşılık vermeden sustu. Ziyarete son verildi.
İmparatorluk karargahı yapılan otelin içinde, Vahdettin‘in odasında, Vahdettin, ben ve Naci Paşa konuşuyorduk. Veliahda yakalarını açtığım can alıcı konular üzerindeyiz. Başkomutanlık vekaletinin, Alman ordusuna dayanılarak sürdüreceğimiz fedakarlığın mantıksızlığını anlatmaya çalışıyordum. Yaptığım açıklamalar, veliaht‘n onayı ve uyanıklığını gösteren işaretlerle karşılanmakta idi. Birden Kayzer’in geldiği haber verildi.
Vahdettin imparatora sordu:
-“Türkiye’nin can evine dönük saldırılar durmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu saldırılar başarıya ulaşırsa, Türkiye mahvolacaktır; bu saldırıları durduracak, yeterli güvence veren sözlerinizi dinleyemedim. Lütfen bu konuda beni aydınlatır ve rahatlatır mısınız?”
Bu soru üzerine imparator;
-“Anlıyorum ki sizin zihninizi karıştıranlar vardır. Ben Almanya İmparatoru size geleceğin başarılarından bahsettikten sonra, kuşkunuz kalmalı mı?...
Veliaht olumlu bir karşılık vermekle beraber kaygılarının giderilmediğini sözlerine ekledi:
İmparatorun sofrasında, akşam yemeğine davetliydik. Benim solumda Lüdendorf’a Almanca;
-“Sağındaki adamla konuş” dedi. Lüdendorf;
- “ Onu yapıyorum.” karşılığını verdi.
Yemekten sonra Hindenburg’la konuşmak istiyordum. Suriye’de durumun düzelmiş olduğunu oradaki komutanların raporlarına dayanarak söylüyordu. Ben orada görev yaptığımı söyledim ve dedim ki;
-“Suriye’de durumlar düzelmiş değildir. Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğumuz hedef ve amaç nedir?”
-“Ekselans” dedi. “Size bir sigara takdim edebilir miyim?” Meğer Vahdettin’le konuşan imparator bizim değindiğimiz ve konuştuğumuzla ilgileniyormuş. Mareşal’e sordu;
-“Ne diyor?...”
Mareşal karşılık verdi:
-“Bir şeyler.”
Ben sigaramı yaktıktan sonra Vahdettin’in yanına gittim.
-“Konuştuğunuz Almanya İmparatoru benim size sunduğum kaygıları açıklayacak tek kelime söyledi mi? “
-“Hayır” dedi.
-“Konuşunuz” dedim Hiç olmazsa, Türkiye’deki gerçekleri görmüş olanların varlığına inanacaktır.”
Veliaht:
-“Öyle yapıyorum” dedi.
Artık Batı cephesinde bize güçlü görüntülerini göstermek üzere çeşitli cephelere gönderiliyorduk. Cephede en üst komutan, bütün düzenlemelerin tatlı renklerle gösterilmiş olduğu bir harita üzerinde durumu açıklıyordu. Sözler parlak, ustaca idi. Vahdettin, kulağımı delecek gibi:
-“Ya, buna ne dersin” dedi.
-“Haritada gösterilen bu durumu, yerinde görmek isteğinde bulununuz.”
Öyle oldu. Bizim neresini göreceğimiz konusunda hemen bir plan hazırlanmış. Bunu görünce dedim ki:
-“ Müsaade edilir mi bu sizin yaptığınız planı bırakalım ve benim göstereceğim yere gidelim?”
O anda bir karışıklık oldu. Vahdettin krokiye bağlı ***ürülmek istenen yöne yürüdü. Ben de asker inadı uyandı, onları izlemedim. Edinmiş olduğumuz haritanın öncülüğüne güvenerek, ateş hattının bir noktasına yürüdüm. Bir ağacın dibine geldim. Orda bir genç subay ağaç üzerinde gözetleme yapıyordu. Benimle gelen Alman subayları da vardı.” Müsaade eder misiniz, bende ağaca çıkayım?” dedim.
-“Hay, hay” dediler, çıktım.
-“Bu düşman düzenlemesi karşısındaki kuvvetiniz, düzenlemeleriniz, yedekleriniz nedir?”
Ateş hattının saf subayları gerçeği söylediler. Piyade kuvvetleri, hemen hemen yetersiz hale gelmişti. Süvari iken piyade gibi kullanmağa mecbur kaldıkları bir kuvvetten söz ettiler; o da yedek güç denecek nitelikten çıkmıştı. Bu bilgiyi aldıktan sonra pervasızca dedim ki:
-“O halde tehlikedesiniz!”
-“Öyle” dediler.
Bu ateş karargahından ayrılırken Alman Kolordu Komutanı yanıma yaklaştı sordu:
-“Siz Veliahtın yaveri misiniz ?
-“Hayır” dedim.
-“Askerlikten çok iyi anlıyorsunuz, Türkiye’de herhangi bir kuvvete komuta ettiniz mi?”
Olumlu karşılık verdim.
-“Mutlaka Alay’a kadar komuta etmiş olacaksınız.” dedi.
Alay’a evvelce komuta etmiş olduğumu söyledim.
-“Fırkaya da komuta ettiniz mi?”dedi. ”Evet” karşılığını alınca:
-“Beni hoş görünüz. Ben Kolordu Komutanıyım ve size babanız yerindeyim. Lütfen en son Komuta ettiğiniz kuvveti söyler misiniz?”
Bu temiz kalpli adamı meraktan kurtarmak istedim:
-“ Muhatabınız, fırka ve kolorduya komuta ettikten sonra bir çok ordulara komuta etmiş arkadaşınızdır.”
Verdiğim bu karşılık Alman Kolordu Komutanını, beni hiç ummadığım bir noktada duygulandırdı.
-“Bağışlayınız biz şimdiye kadar size yanlış hitap ediyormuşuz, demek siz “Ekselanssınız!.”
Alsas’da bir gece valinin evine davet edildik. Bir aralık Vahdettin beni bulunduğu masaya çağırdı. Vali Vahdettin’e bir soru sormuş; Vahdettin bazı karşılıklar vermiş benim pekiştirmemi gerek görmüştü.
Veliahda, söz konusu sorunun ne olduğunu sordum:
“- Ermeniler !” dedi.
Alman Valisi Ermenilerin çok iyi niyet sahibi olduğundan,Türk’lerin Ermenilere karşı yürekler acısı saldırılarda bulunduğundan söz etmiş.Konuğu olduğumuz dost ve müttefik Alman milletinin yüksek bir Valisinin, gelecekteki Türkiye Padişahı ile ve hem de ciddiyetle bu konu üstünde konuştuğunu öğrendiğim zaman hayrette kaldım.Valiye bu hayretimi dile getirdim sonra;
-Müttefikleriniz olan ve bu ittifak uğrunda maddi, manevi bütün varlığını tüketen Türkiye’ye karşı, tarihin bilmem hangi döneminde var olduğu ileri sürülen ve bu varlığı yeniden diriltmek için dünyayı aldatmaya çalışan Ermenilerden yana konuşmak düşüncesi size nereden geliyor.?..” Bu yanılgı içinde bulunan vali ile alaylı bir dilde konuşmaktan kendimi alamadım.Karşımdaki hemen, bütün söylediklerinin duyuntu olduğundan ve böyle bir davayı gütmekten uzak baktığından söz ederek beni yatıştırmaya çalıştı.Konuşmayı bitirmek için kendisine dedim ki :
-“ Vali hazretleri buraya Ermeni sorununu konuşmak için değil kendisine dayandığımız Alman Ordusunun gerçek durumunu anlamaya geldik. Onu anladık, yeter bir bilgi ile memleketimize dönüyoruz”
Naci Paşa bana dedi ki;
-“Vahdettin beni yaver almak istiyor. Halbuki bilirsiniz ben saray hizmetinde bulunmaktan memnun olmam”
-“Hemen kabul etmeniz gereklidir. Onun yanında pervasızca gerçekleri kendisine söyleyecek biri bulunsun. Gerçi, saray hizmetinde bulunmak güçtür. Fakat memleket için her şey yapılır.” Naci Paşa razı oldu.
Veliaht, yabancı gazetecilerle görüştükten sonra baş başa kaldık.
-“Ben size bir şey söyleyeceğim ve bu girişimde hayatımı size bağlayacağım, memnun olur musunuz?” dedim.
-“Söyleyiniz” dedi.
-“Daha padişah değilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki imparator, veliaht ve prensler her biri bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalırsınız?..”
-“Ne yapabilirim” diye sordu.
-“İstanbul’a gider gitmez, bir Ordu komutanlığı isteyiniz ben sizin kurmay başkanınız olurum.”
-“Hangi ordunun komutanlığını?..”
-“Beşinci ordunun komutanlığını?..”
Bu ordu Liman Von Sanders ‘in buyruğunda bulunan boğazların savunmasında görevli ordu idi: Vahdettin:
-“ Bu komutanlığı bana vermezler.” dedi.
-“ Siz isteyiniz.” dedim.
-“ İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüz.” karşılığını verdi.
Bu benim için umutsuz bir cevaptı. Bundan sonra ben rahatsızlandım, bir ay yataktan çıkamadım. Padişahın öldüğü ve Vahdettin’in tahta çıktığını öğrendim. Naci Paşa aracılığı ile padişahtan görüşme istedim. Kendisi ile Almanya gezisinde olduğu gibi samimi konuşabilir miydim, şüpheliydim. Beni çok sıcak karşıladı ben de umuda kapılarak “Hemen başkomutanlığı kendi yetkinize alınız, kendiniz “Vekil” değil bir “Kurmay Başkanı” atayınız. Her şeyden önce, orduya sahip ve egemen olmak gereklidir. Vahdettin gözlerini kapadı ve:
-“Sizin gibi düşünen başka komutanlar var mıdır?”
-“Vardır.” dedim.
“Düşünelim.” dedi. izin aldım, ayrıldım.
Birkaç gün sonra padişah beni çağırdı. Bu görüşmede de genel konular dışına çıkmayı başaramadım. Vahdettin çok ihtiyatlı davranıyordu. Hiç bir sonuca varmadan, ayrıldık. Günler geçti ve yalnız olarak padişahla görüşmek istedim. Bu kez de kabul etti. Ben konuşmaya başladım. Vahdettin hızlı bir geçiştirme ile bana karşılık verdi:
-“Paşa, ben her şeyden önce İstanbul halkını doyurmak zorundayım. İstanbul halkı açtır. Bunu temin etmedikçe alınacak her önlem vakitsiz olur.” ve gözlerini kapadı.
Ben tilki huylu her dalaverecinin her gün tanığı olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma, büyük üzüntü duyarak inandım. Düşündüm ki padişah önce İstanbul halkını kazanmak istiyor.
-“Çok doğru düşünüyorsunuz, fakat İstanbul halkını doyurmak için alınması gereken önlemler, Zat-ı Şahanenizi, bütün memleketi kurtarmak için alınması gereken zorunlu ve ivedi önlemlere baş vurmaktan alıkoyamaz. Kuvvet başkasının elinde bulundukça sizin Padişahlığınız bile sözde kalmaktan kurtulamaz.” Padişah:
-“ Ben gereken şeyleri Talat ve Enver Paşa ile görüştüm!”
Bunu söyleyen zat bir kaç ay önce Talat ve Enver Paşalardan nefret ettiğini söyleyen onları eleştiren Vahdettin idi. Demek istiyordu ki “siz görev yetkinizin üstüne çıkıp benimle senli benli mi olmak istiyorsunuz?” Bundan sonra benim vicdani görevim son bulmuştur. Ayağa kalktım, izin istedim.
Bir gün yanında iki Alman generali olduğu halde namazdan önce beni çağırdı Naci Paşaya yalnız görüşeyim dedim. Naci Paşa elinden geleni yaptı. Padişah tersine onlar yanındayken gelmemi söyleyince gittim.
-“Sizi Suriye’ye komutan atadım. O tarafları düşman eline geçirtmeyeceksiniz.” Cümlesini bitirince Alman generale baktı.
-“Bu Komutan, dediklerimi yapabilir.” dedi.
Benim yerimde bir ahmak olsa ne kadar sevinecekti. Oysa ben bir dalavere karşısında bulunduğumdan ne kadar üzgündüm. Düşündüm diyeyim ki bir zamanlar istifa ederek haklı sebeplerle bıraktığım bir orduya, tekrar beni onun başına gönderiyorsunuz. Fakat tartışmanın anlamı yoktu salonda. Enver Paşanın güleç yüzü karşıma çıktı.
-“Bravo” dedim, “Kutlarım başardınız”. Artık Suriye’de ordu, kuvvet isimden ibarettir. “Beni oraya göndermekle güzel bir intikam alıyorsunuz.” Enver Paşa gülüyordu.
2. DÖRDÜNCÜ ORDU KARARGAHINDA :
Bir gün İzzet Paşa kendilerinin kabineden istifa ettiklerini bildirdi. Ben çekilmiş olmalarını doğru bulmadım; kendisine başbakanlık verilen Tevfik Paşa kabinesini kurdurmak ve yeni baştan İzzet Paşa başkanlığında yeni bir kabine kurulmasını sağlamak zorunluluğuna inandığımı söyledim. Durumu tartıştık ve önerim benimsendi. Yeni bir kabine listesi yaptık. Milletvekili arkadaşlarımla görüştüm. Ben meclisin kesin olarak dağıtılacağına inanıyordum. Meclis salonunda bulunanlarca da önerim benimsendi oy ayrımına başlandı. Ben locada bekliyordum. Kürsüden sonuç açıklandığında hayretler içinde kaldım. Tevfik Paşa kabinesi güven oyu almıştı. Ama hiç kuşkusuz meclis hayatının bir an içinde bin renk alabilecek içerikte olduğundan her zaman uzak kalmış benim gibi bir askerin hayretine pek şaşılmaz.
Padişah Vahdettin ile üçüncü görüşme için Naci Paşaya düşüncelerimi çıtlattım. Görüşmede Vahdettin ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti dedi ki :
-“Ordunun Komutan ve subayları, inanıyorum ki seni çok severler bana güvence verir misin ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?”. Birden bire bu sorunun amacını kavrayamadım, bir fenalık beklememesini söyledim. Ekledi:
-“Yalnız bu günden söz etmiyorum; bu günden ve yarından.”
Bu bende kuşku uyandırdı. Demek ki yarın padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardı ki, ordunun vatansever komutan ve subayları bundan üzüntüye düşebilirler. Sonra Osmanlı millet meclisi kapatıldı. Sonraları işittim ki güya padişahın benimle uzun uzun konuşması millet meclisini dağıtmak üzere güya bana akıl danışmış ve ben kendisini onaylayarak ordunun aynı düşüncede olduğunu söylemişim. Bundan sonra üzgündüm, bütün kararlarımız suya düşmüştü. İstanbul sokakları itilaf devletlerinin süngülü askerleri ile dolmuştu. Hala adi bir mendil gibi ayak altında çiğnenen bu çevrede, hala bir saltanat, bir hükümet var sayanlar vardı.
3. HEDEF : PADİŞAH :
Eski arkadaşım Fethi bey ve İsmet bey ile birlikte ihtilalci bir komite kurmaya karar verdik. Fethi bey İstanbul’da “Minber” adlı bir gazete çıkardı. Ben de kendisi ile ortak oldum. Gazetenin ne ölçüde başarılı olduğunu bilmem. Herhalde bu benim ilk ve son gazeteciliğim, başarılı olmamıştır. Bununla beraber çevre yapma çalışmalarımı sürdürüyordum. Kendi kendime şu kararı verdim; uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul’dan kaybolmak sade bir planla Anadolu içine girmek bir süre adsız çalıştıktan sonra, bütün Türk Milletine felaket haberini vermek! İstanbul casus kaynıyordu, beni ittihat ve terakkinin karşıtı sayıyorlardı.
4. HARBİYE NAZIRININ ÖNERİSİ :
Bir ara harbiye nazırı Ahmet Şakir Paşa beni makamına çağırdı. “Samsun ve çevresinde bir çok Rum köyleri Türklerin saldırısına uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu yabani saldırıların önüne geçememektedir. Bu çevrenin güven ve huzurunu sağlamak insanlık adına borcumuzdur.” gibi bir rapor okudu. Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto eklenmişti.
-“Emriniz Paşam?”
-“Bu böyle midir sanıyorsun?”
-“Sanmıyorum.”
-“İşte, ben Sadrazam Ferit Paşa ile görüştüm, sizi uygun gördüm. Oraya gidesiniz ve sorunun iç yüzünü anlayasınız.”
-“Pekala yalnız müsaade buyurursanız görevime bir biçim vermek gerek, sizi üzmeyeyim istersiniz, genelkurmay başkanınızla görüşerek bunu saptayalım.”
-“Hay hay” dedi.
Genelkurmay başkanı Fevzi Paşayı aradı, yerinde yoktu. Yirmi günden beri hasta olduğu için gelmediğini söylediler. Merak ettim, çok sonra anladığıma göre sorun şuydu: Suriye Fatih’i general Alenbee, İstanbul’a geleceği zaman harbiye nazırı, Fevzi Paşayı çağırmış ve Alenbee’yi karşılamaya gitmesini istemiş...Fevzi Paşa:
-“Ben bunu yapamam.” demiş ve “Hastayım” diyerek evine gitmiş. Dairede Kazım Paşa ile karşılaştım. Harbiye Nazırı ile görüştü. Kendisinden aldığı direktif şuydu: “Amaç Samsun çevresinde Rumlara saldıran Türkleri tepelemek. Sonra Anadolu’da birtakım ulusal örgütler beliriyormuş, onları da ortadan kaldırmak. Mustafa Kemal Paşayı bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam Paşa ile birlikte bir yetki belgesi vereceğiz!”
Kazım Paşa ile görüşürken kapıların kapalı olmasına dikkat ettim.
-“Onlar ne istiyorlarsa fazlasını ekleyerek bir yönerge kaleme alınız, yalnız, bir iki noktayı ben not ettireyim.”
-“Peki.” dedi.
Benim önem verdiğim yetki sorunu idi. Elverdiğince Anadolu’nun her tarafına buyrultular çıkarabilmeliydim. İstediğim bir başka madde, Samsun’dan başlayarak doğu illerinde bulunan ordu güçlerinin komutanı olmaklığım ve bu güçlerin bulunduğu iller valilerine doğrudan doğruya buyruk verebilmekliğimdi.
Kazım Paşa yüzüme baktı.
-“Bir şey mi yapacaksın?”
-“Evet, bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.”
Samsun‘da Rumlara baskı yapan Türkler’i sindirmek üzere gönderilmek istenen Mustafa Kemal böylece bütün Doğu illeri için ordu müfettişliği yetkisini almıştır. Nezaretten çıkarken heyecandan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim....
Sadrazam Ferit Paşa “ Yemekten sonra biraz görüşelim” dedi.
-“Bir harita getirsek de müfettiş Paşa onun üzerinde bize açıklamada bulunsa..”
-“Tutalım, Samsun ve çevresinde ne yapacaksınız?”
-“Efendim, Samsun ve çevresinde bazı karışıklıklar varmış. Yerinde yapacağımız inceleme ile düzeltiriz.”
Kanmamış görünen sadrazam biraz heyecanlı bir sesle sordu:
-“Pekala.. Siz bana harita üzerinde nerelere kadar komuta yürüteceksiniz, gösterir misiniz?”
Kuruntuya düştüğü noktayı hemen anlamıştım:
-“Efendim, daha ben pek iyi bilmiyorum. Aşağı yukarı (Küçük haritaya elimi koydum) şu kadarcık bir parça. Cevat Paşa’nın yüzüne baktım.
-“Efendim” dedi. “Paşa elbette o bölgedeki güçlere komuta edecek. Zaten nerede güç kaldı ki.”
-“Zat-ı şahaneyi ziyaret ettiniz mi?
-“İrade buyrulmadı.”
-“Ben bildiriyorum. Yarın kendilerini ziyaret ediniz.”
Yıldız saray’ının ufak bir salonunda Vahdettin ile diz dize denecek kadar yakın oturduk.
-“Paşa, Paşa!...Şimdiye dek devlete çok hizmet ettin!.. Bunların hepsi artık tarihe geçmiştir!.. Bunları unutun” dedi. “Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden önemli olabilir!.. Paşa, Paşa...Devleti kurtarabilirsin!”
Samsun ve çevresindeki asi Türk’leri tepelersem, Vahdettin’in isteklerini yerine getirmiş olacaktım:
-“Merak buyurmayınız efendimiz” dedim. “Yüksek görüşlerinizi anladım, hemen yola çıkacağım.”
-“Başarılı ol” dileğine eriştikten sonra huzurundan çıktım. Yaveri Naci Paşa elinde bir şey tutuyordu.
-“Zat-ı şahane’nin küçük bir anısı” dedi. Kapağının üzerinde Vahdettin’in ilk harfleri işlenmiş bir saatti bu!..
-“Peki teşekkür ederim” dedim.
“Bandırma” vapuru Galata rıhtımında hazır. Tam o sırada dostum Rauf Orbay’ın aldığı bir habere göre ya yola çıkışıma engel olunacağı, ya da vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Beynimde şimşek çaktı hemen otomobile atlayıp rıhtıma geldim. Bundan sonra ancak beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak gerektir.
göçebe

KİTABIN ADI
ATATÜRK VE DİN

KİTABIN YAZARI
Prof. Dr. İsmail YAKIT

YAYINEVİ VE ADRESİ BASIM TARİHİ
KİTABIN ÖZETİ :
  1. Yazar ATATÜRK’ün din anlayışını, onun hakkında yapılan bir takım yorumlardan ziyade, doğrudan doğruya kendi sözlerinden, demeç ve sohbetlerinden faydalanmak suretiyle ortaya koymuş ve din konusunda ATATÜRK’ü olduğundan farklı göstermek isteyen art niyetli kişilere karşı bu kitabı derlemiştir.
  2. ATATÜRK dini Allah ile kul arasında bir ilişki olarak görmüş, milli kimliğin oluşumunda ve gelişmesinde, dinin çok önemli bir yere sahip olduğunu her vesile ile ifade etmiştir. ATATÜRK’ün din anlayışı akılcı ve rasyoneldir. O, hurafelere, safsatalar, boş inançlara ve bunları çıkarıp, çeşitli siyasi eylemlere alet etmek isteyenlere karşı hayatı boyunca mücadele etmiştir.
  3. Her fırsatta müslüman olduğundan iftiharla bahseden ATATÜRK, “Hz.Muhammed”den de her zaman tayişle söz etmiş, onun önder kişiliğinden ve dini yayma çabalarından övgü ile bahsetmiştir. ATATÜRK Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme ve tefsir edilmesine de büyük önem vermiş, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkçe ibaret konusunda yapılan birçok çalışmayı desteklemiştir.
  4. ATATÜRK çeşitli maksatlarla dinin istismar edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve kendisine dinin üzumlu olup olmadığı konusunda sorulan sorulara aşağıdaki şekilde cevap vermiştir. “Evet, din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Tanrı kul ile arasındaki kutsal bir bağlılıktır. Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız. Buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. “
  5. ATATÜRK din eğitimine de çok büyük önem vermiş ve din eğitimini Milli eğitimintemel hedefleri arasına sokmuştur.
Sonuç olarak ATATÜRK, bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine, hiçbir zaman dini zayıflatmak ve küçültmek çabası içinde olmamış, bilakis İslam dinine, Hz. Peygamber’e ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e her zaman saygı göstermiştir.
Ancak hayatı boyunca din kisvesine bürünmüş cahil kimselerin toplum üzerindeki etkinliğini kırmak için mücadele etmiş, her türlü hurafeye, yobazlığı, safsataya ve dinin politikaya alet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır.


göçebe
KİTABIN ADIATATÜRK’ün İzinde Bir Arpa Boyu
KİTABIN YAZARBahriye ÜÇOKYAYIN EVİ VE ADRESİ BASIM TARİHİ 10 Ağustos 1983KİTABIN YAYIM MAKSADI İslam dininin aslında, din istismarcılarının gösterdiği gibi yasakçı bir din olmadığı, ATATÜRKÇÜ düşünce sistemi ile zıtlaşmadığı, modern bir yorumlama ile toplumu daha ileriye ***ürülebileceği konusu işlenmekte.

KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk heykellerinin kırıldığı, resimlerinin yırtıldığı dönemlerde yayınladığı, “islam’da spor ve resim” yazısı ile islamda resim ve heykelin ilke olarak yasaklanmamıştır. Yasağın sadece tapınmak amacı ile yapılan resim ve heykellere ilişkin olduğunu kaynaklara dayanarak, bu hususu bilmeyenlere veya bilmez görünenlere bir kez daha hatırlatmada bulunulmaktadır.
İslamiyetin, zamanın arap toplumunun sosyal düzenini türlü yönlerden etkileyerek, bu toplumun çağdaş, bir toplum haline gelmesini örneklerle açıklanmaktadır.
Özellikle Laiklik ilkesinin ihlali ile ilgili değişik zamanlarda yazdığı yazılar ve senatör iken yaptığı konuşmalar, kronolojik sıraya göre bir kitapta toplanmıştır.
Diyanet işleri başkanlığının tutum ve davranışlarına çeşitli örneklerle işaret edilmektedir:
Diyanet Bşk.lığı nüfus planlaması konusunda iki ayrı fetva yayınlanmıştır. Bunlardan birinde “insan neslinin ve memleketimizde nüfusumuzun çoğalmasına mani olmak dini bakımdan muvafık değildir. Bir zaruret yokken arzuya bağlı olarak doğum kontrolü teşebbüsü islam dininin esaslarına aykırıdır” denilmiştir. Görüşülen bir yasa tasarısı nedeni ile millet meclisi sağlık ve sosyal işler komisyonunun istediği görüş üzerine aynı başkanlık “gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür” diye fetva vermiştir. Bundan yedi buçuk ay sonra ise; “Allah yarattığı kulun rızkını mutlaka verecektir. Allah’ın koyduğu nizama zıt gelişmeler, insanlığın başına karmaşık felaketler getirmeye müsaittir.” Denilerek doğum kontrolunu bir fantazi olarak niteleyip “bu insanlığın hunharca harcanmasıdır” denilmektedir.
Diyanetin yayınlarında,
- “Erkek devamlı kazanır, kadın ise tüketicidir; devamlı üretici olan oğlan ile mütemadiyen tüketici olan kız evlat bir olabilir mi? Denilerek, medeni kanuna aykırılık ifade edilmektedir.
- 15 şubat 1977 Van Depremi ile ilgili olarak; “Yer altında bazı gazların sıkışması veya kayması gibi sebeplerin olması zelzelenin tesadüfi olduğunu göstermez. Zelzele kıyameti hatırlatır. Kıyamet zelzele ile başlayacaktır” sözlerinden az sonra “günahları yüzünden onları yok edip, arkalarından başka başka nesiller peydah ettik” ayetini yersiz ve gereksiz olarak kullanıp zelzele ve benzeri felaketlerin herkes için ihtar, ikaz manasını taşıdığını bildirmektedir.
Böylece acı çeken insanlığa manevi bir güç vereceği, teselli çabaları sarf edeceği beklenen başkanlık, çağdışı tutumuna bu konuda da bilim dışı örnek vermektedir.
“Dinsiz devlet yıkılacak elbet”
“Şeriat hakkımız, söke söke alırız”
“Zincirler kırılsın, ayasofya açılsın”
“Şeriat islamdır, anayasa kur’andır”
“İslami hükümet, halifeli devlet”
“Erbakan-ziya-humeyni” yaşasın islam birliği.
Kitabın bir bölümünde, izmir milletvekili hacı süleyman efendi’nin, TBMM kürsü-sünden ulusun temsilcilerine seslenişi söyle ifade ediliyor.
“Tarih pusulalarını şaşırmış ulusların, çöküşünü gösteriyor. Ulusları kötü sonuçlara ***üren neden, yanlış fikirleridir. İnsanlar eğitilmedikçe hiçbir işe yaramazlar. Bugün köylerde ufak tefek okul yapmak, şehirlerde cami yapmaktan daha hayırlıdır. Köylerde yalnız erkekler için değil birer de kızlar için okul açmak gerekir.
Erkeklerin okuması ne kadar gerekli ise; kızların okuması da O oranda önemlidir. Hatta daha çok önemlidir.
Kadınları yüksek mertebede bulunan bir milletin sırtı hiçbir vakit yere gelmez. Bu durumda olan bir ulus, dünyanın en soylu bir ulusudur.
Kadın kadınlığını, yüksek erdemini, anneliğini, zevceliğini bilirse, O vakit sosyal düzeyimizdeki ilerleme en yüksek düzeyini bulur.”
İnançlı yurttaşlarımıza kadın hakları konusunda yayımları ile yanlış ve tutucu bir yol çizen bazı resmi çevre yöneticilerinden, bundan böyle hacı süleyman efendi’nin ışıklı yoluna yönelmeleri tavsiye edilmektedir.
göçebe
KİTABIN ADI Atatürk Gibi Düşünmek KİTABIN YAZARI İsmet BOZDAĞ YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayınevi Tekin Yayın Dağıtım San. Ltd. BASIM TARİHİ 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Metodolojisi
KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk büyük adamdı. Büyük adamlar büyük dağlar gibidir, onlardan uzaklaştıkça haşmetleri ortaya çıkar. İnsanlar, Atatürk' ün çevresinde etkilenirlerdi. Başka bir düşünce seviyesine ulaşırlar, başka bir dinamizme kavuşurlardı. O kadar ki, kendi bilgileri ve kendi fikirleri sanıp, O' nun bilgileri ve fikirlerini konuşmuş ve uygulamışlardır.
Atatürk, temel düşüncesinde dünyanın değil, memleketin sorunlarını çözmeye çalışıyordu. Onun için herşeyi ülkesi açısından incelemiş, değerlendirmiş, uygulama elverişliliklerini gözden geçirmiştir. Hangi sistemde kendi gayesine yarar fikir bulmuşsa onu alıp kullanmakta hiç tereddüt etmemiştir. O' nun için önemli olan sistem değil kuvvetli ve kudretli bir Türk Cumhuriyeti Devleti ortaya koymaktır. İyi bir asker olan Atatürk gerek kendi hareketlerini, gerekse çevresindeki arkadaşlarının hareketlerini aldıkları neticeyle değerlendirmiştir. O'nun için her hareketin bir amacı vardır. Amaca ulaşılmışsa hareket doğru yapılmıştır. Ulaşılmamışsa hareket yanlıştır.
Cumhuriyet rejiminin iki büyük tehlikesi; Marksizm ve ümmetçilik......Milliyetçilik ve laiklik gibi iki temel fikirle bu büyük tehlikelerin önünü Atatürk sıkıca kapatmıştır. Milliyetçilik: Millet tabanına oturmuş bir devletin en tabii politikası ve karakteridir. Ancak, bu temel fikir iyi anlaşılamazsa, Turancılık gibi, faşizm gibi, nasyonal ve sosyalizm gibi bir takım tehlikeli alanlara sürükleyebilir. Bu sebeple; milliyetçiliğin tarifi iyi anlaşılmalıdır. Atatürk Türk milliyetçiliğinin tarifini dikkatle yapmıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk milleti denir. Millet, dil, kültür ve ülke birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir politik ve toplumsal heyettir. Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi Türk milliyetçiliğini ne ırkçılığa,ne faşizme ne de komünizme ***ürmek isteyenlere fırsat tanımaz. Laiklik ise:Türk devletinin komünizme kayması nasıl bir tehlike ise Ümmetçiliğe kayması da öylece bir tehlikedir. Atatürk, bu ikinci tehlikenin kapısını kapamak için laiklik ilkesini devlete geçirdi. Laik devlet teokratik devletin zıttıdır. Teokratik devlette bütün girişimler din kurallarına göre yürütülür;buna karşılık laik devlette bütün girişimler,din kurallarından arındırılır.,dinin devlet işlerine girmesine izin verilmez.
Cumhuriyet fikrinin temeli olan "seçimle iktidar olmak "yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerind