Kıvırcık saçlarıyla gülümsüyordu Ceren onunla birlikte minik kuzuyu yakalamaya çalışan Mert’e. Sabah güneşi vuruyordu ve bir çoban koyunları bir arada tutmaya çalışırken; iki arkadaş kuzunun peşinde koşuşturuyorlardı oradan oraya neşe içinde.
Yorulduklarını anladıklarında bir zeytin ağacının dibine çöktüler. Kuzu ise zafer kazanmanın verdiği edayla otlamaya başladı annesinin yanında.
Baharın gelmesiyle cıvıl cıvıldı tüm köy, neşeli kahkahaları güneşin daha bir parlamasını sağlıyordu sanki.
Ceren’in babası köye öğretmen olarak atandığında gelmişlerdi Güre’ye ve aradan koca bir beş yıl geçmişti, o zamandan bu zamana. Gelir gelmez Mert ile tanışmıştı Ceren. Daha on yaşında ya vardı ya yoktu. İlk başlarda zorlansa da Mert sayesinde çok çabuk alışmıştı bu küçük köye.
O gün Mert ile bağ bayır demeden dolaşıyorlardı. Aslında artık tayinleri çıktığı için oldukça üzgündü genç kız. Mümkün olduğunca çok vakit geçirmek istiyordu bu yüzden; bu yüzden hiç yorulmadan koşuyor, şarkılar söylüyor, dere kenarına inip ağaçlara tırmanıyorlardı belki de…
Aslında dostlukla gelişen farklı bir sevgi vardı içlerinde ama bunu ikisi de anlatmıyorlardı, anlatamıyorlardı birbirlerine. Kaybetmek miydi onları korkutan bilmiyordu ikisi de ; bir tedirginlik vardı üzerlerinde , farkında oldukları o duyguyu sanki büyüsü bozulacakmış gibi saklıyorlardı ve asla konuşmuyorlardı.
O akşam Ceren’in evinde müthiş bir sessizlik vardı. Gün azaldıkça ev daha da boşalıyor ve herkesin canı sıkkın bekliyordu terk edecekleri günü büyük bir hüzünle.
Ceren’e son kez uyudu mu diye bakmaya gelen Nevin Hanım, sessiz hıçkırıklara bürünmüş kızına sarıldı. Sanki anlıyordu onu… Sankiyi atalım kızının hüznünü aynı derecede hissediyordu anne yüreği.
— Yavrum, buradan gitmek hepimizi üzüyor biliyorsun. Ama unutma sevgileri araya giren yollar bitirmez. Bitirirse zaten onlar sevginin varlığına yakışmaz.
—Ama anne ben çok alıştım.
—Biliyorum canım ama yapacak bir şeyimiz yok maalesef. Hem ileride, belki mesleklerinizi elinize aldığınızda kim bilir; yada bir tatil günü karşılaşırsınız. Zaten gerçekse sevginiz, yürekleriniz bir olduktan sonra hiçbir şey engel olamaz size.
Ceren’in bakışlarından, sözlerinin onu tatmin etmediğini, rahatlatmadığını görünce; başını okşayıp küçük bir öpücük kondurdu kadın.
—Bak sana bir hikâye anlatayım mı, ister misin?
Evet, anlamında başını salladı genç kız, annesi ile birlikte uzandılar yatağına.
—Çok eski zamanlarda iki güzel ağaç varmış yan yana. Birer fidanken daha aynı güneşte ısınır, aynı kelebekler konarmış dallarına. Hep yan yana olmalarından mı bilinmez, aralarındaki sevgi öyle büyümüş ki; tüm ormanda dillere destan olmuş aşkları. Âşık olan bütün kuşlar onların dallarında soluklanırmış. İnsanlar bile hissedermiş bu iki ağacın bağlılığını birbirine; çünkü dalları birbirine karışmış, tek bir vücut gibi büyümüş bu iki sevgi dolu ağaç.
Kuşlar şarkılar söylermiş dallarına konduklarında, insanlar adlarını kazırmış durmadan. Bu onların canını yaksa da sevgilerini kazıyanlara hiç kızmazlarmış.
Kış mevsimi geçip yaz geldiğinde ağaçlardan biri gitgide büyümüş. İstiyormuş ki güneş çok kavurmasın sevdiğini; sarılıp sarmalamış kışın rüzgâr kırmasın diye dallarını. Ama onu sakınırken her şeyden gitgide yok olmasına sebep olacağını düşünmemiş hiç.
Meşe ağacı, sevgisinden yapıyor diye ses çıkarmasa da nefes alamıyormuş çoğu zaman. Ve gitgide soluyormuş yaprakları, günden güne zayıflıyormuş.
Bunu fark eden insanlar ilaçlıyorlarmış ama çare olamıyorlarmış Meşe’nin derdine.
En sonunda sormuş sevdiğine neden böyle kuruduğunu, dayanamayıp koruyamamanın verdiği endişe ile diğer ağaç.
—Gitgide erirken bedenin, yaprakların terk ederken seni; derman olamıyorum sevgili. Nedir seni böyle içten içe bitiren seni, söyler misin bana?
Tam o sırada yağmur başlamış. Birden sarmış Meşe’yi ıslanmasın diye.
—İşte budur yar! Demiş Meşe hüzünle.
—Beni korurken farkında olmadan zarar veriyorsun. Yağmurdan koruyorsun mesela ve korurken köklerimin suya olan ihtiyacını unutup, çöllere atıyorsun bedenimi. Güneşten koruyorsun ama güneş besliyor her bir zerremizi ve sen beni korumaya çalışırken gitgide güçsüzleştiriyorsun, ben gitgide yok oluyorum elimde olmadan.
O anda özür dileyerek çekmişti dallarını güzel ağaç. Yine ıslanmasını izlemişti mutlulukla ve gökkuşağı üstlerinde açmıştı iki sevgilinin.
Gel gör ki insanlar bilmiyormuş ve çürüdüğünü düşünerek kesmişler Meşe ağacını zarar vermesin diye diğer ağaca.
Çığlıklarını duymamışlar iki sevgilinin, hayvanların isyanını anlamamışlar ve alıp itmişler Meşe’yi yanlarından.
Sonunun ne olduğunu bilmediği sevdiğinin ardından yapayalnız kalmış ağaç. Değirmen taşında ezilir gibi olmuş kökleri, ıssızlaşmış dört bir yanı. Tüm yapraklarını dökmüş, üzüntüsü tüm ormanı sarmış ama kimse bir şey yapamamış.
Kokusunu özlemiş Meşe’nin; elinde değilmiş artık hiçbir şey. Güneş anlamsız geliyormuş ona, dalına hiçbir kuş kondurmaz, kelebekleri kovar, kimseyle konuşmaz, çiçek açmaz olmuş hasretinden.
Ve gün gelmiş onu da kesmişler insanlar. Artık sadece kökleri kalmış ormanın köşesinde sessizce. O boyun eğip yıkılmış yere sevdiğinin kokusu burnunda ve insanlar tıpkı Meşe gibi alıp gitmişler onu bilinmezliğe.
—Anne! Diyerek kesti Ceren sözü.
—Efendim kızım?
—Peki, ne olmuş onlara?
Gülümsedi kadın, bekle ve gör gibisinden eliyle susturdu kızını.
—Aradan yıllar geçmiş ve iki ağaca ne olduğunu kimse bilmiyormuş güzel kızım. Ama o sıralarda dillere destan aşkları ile mutluluk dağıtan bir çift varmış. Neşe ile Kerem, evlendiğinde köyde bir bayram havası esmiş uzun süre.
Bir süre sonra savaş çıkınca ayrı düşmüş karı koca. Kerem savaşa katılmış, Neşe ailesinin yanında dualarla bekler olmuş sevdiğini. Mektuplarla haberleşiyor, özlemlerini ayda bir gelen kelimelerle gideriyorlarmış.
Bir gece Neşe almış eline kalemi ve mum ışığında yazmaya başlamış Kerem’e;
“ Sevdiğim, Eşim, Kerem’im;
Buralar sen gittiğinden beri pek ıssız oldu gönlüme. Seni merak eden yüreğim bir kuşun titrek kalbi gibi tetikte. Postacının gelişini gözlemekte ve her alışında mektubunu sana sarılmış gibi huzur bulmakta bedenim……..”
Yazıyormuş durmadan genç kadın; ama asıl güzel olan onun yazması değilmiş, onun duymadığı sözlermiş, kalemin kâğıda fısıldadığı usulca.
—Bu koku… Bu koku gönlümdeki hüznü yok etti aniden. Seni bulmanın sevincini yaşıyor gönlüm sevdiğim.
Evet, bir zaman önce kesilen sevgililer, o küçük evdeki mum ışığında, Neşe’nin zarif ellerinde bulmuşlar birbirlerini.
—Bir gün… Diyerek cevap vermiş Meşe;
—Bir gün biliyordum geleceğini. Sevginin bana sürükleyeceğini seni.
Hemen cevap vermiş kalem.
—Bir gün biliyordum o güzel kokunu duyacağımım oysa, oysa hep bir umuttu içimde dolaşan. Hep bir umut seni arıyordum tüm yazılan hecelerde usanmadan.
Kerem’i savaşta kaybetmişti Neşe ve bu sefer özlemini, üzüntüsünü, acısını döker olmuştu sayfalara.
O günden sonra tüm sevgilerin, özlemlerin ve acıların buluşma noktası olmuştu yine iki ağaç. Biri kâğıt olmuştu, diğeri kalem…
İki güzel kelime hep onlar sayesinde yazılmıştı, özlemler onlar sayesinde dinmiş, acılar onlar sayesinde paylaşılmaya başlamıştı. Ve onlar tüm sevenleri bir şekilde birleştirmişti hiç durmadan ve usanmadan.
Hikaye bittiğinde Ceren annesini öpmüş ve uykuya dalmıştı usulca.
Sabah horozların ötüşüyle açmış gözlerini ve dışarı çıkmıştı hemen Mert’i görmenin heyecanıyla...
Bölüm I
Meral BİLGİÇ